08 Aralık '01
Sayı: 38


  Kızıl Bayrak'tan
  AB, ABD ve Türkiye
  "Terörle mücadele" bahanesiyle Filistin halkına kapsamlı kuşatma ve saldırı
  İşgal suçtur, caniliktir
  Ekonomide daralma ve kitlesel yoksullaşma
  Yoğunlaşan devlet terörü ve hedefleri
  Emperyalist savaşın yeni hedefi Irak
  Zor dönem zorlu görevler
  1 Aralık eylemleri ışığında sınıf hareketinin imkan ve ihtiyaçları
  1 Aralık eylemleri
  ABD'ye destek halklara ihanettir
  Devlet bastırıyor, İmralı Partisi yalvarıyor!
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Ekonomide daralma ve kitlesel yoksullaşma

Kasım 2000’de yaşanan ekonomik krizin üzerinden tam 1 yıl geçti. Kasım krizinin sonuçlarını telafi etmek üzere devreye sokulan politikalar, sadece 3 ay sonra, yani Şubat 2001’de yaşanan yeni bir krizin zeminini oluşturdu. Şubat’taki büyük çöküş’ten sonra gündeme getirilen “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın ne tür bir akıbet yaşadığını ise bugün artık herkes biliyor. Türkiye ekonomisi o günden bu yana hayli çalkantılı bir dönem yaşıyor.

Ortaya çıkan tabloyu Ekonomist Mustafa Sönmez şu şekilde özetliyor:
“Geride kalan 1 yıla dönüp bakıldığında, İkinci Dünya Savaşı yılları dışarıda bırakıldığında, yaşadıklarımızın, tarihimizin en derin krizi olduğuna kuşku yok. Hiçbir dönemde bu kadar kurumuş, daralmış bir ekonomik konjonktür yaşamadık. Hiçbir dönemde bu ölçüde bir yoksullaşma, işsizlik yaşamadık ve hiçbir dönemde bu kadar IMF-DB gibi kuruluşların kontrolüne girmedik.”

Kapitalist ekonomide büyük daralma

2000 yılınında Türkiye’nin Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) 202 milyar dolar kadardı. Kasım krizinden bugüne ekonomi yüzde 10 civarında küçüldü. Bunun sonucunda 2001 yılı için GSMH’nın 145 milyar dolara düşeceği hesaplanıyor. Yani Türkiye’nin ulusal geliri bir yıl içinde 57 milyar dolar azaldı. Buna bağlı olarak Türkiye'nin kişi başına geliri de 3095 dolardan 2250 dolara geriledi.

Peş peşe gelen krizler Türkiye’deki sanayi üretiminin de gerilemesine yol açtı. Üretim düştü, kapasite kullanımı azaldı. Sanayiye dönük yatırımlar durdu. Finansal bakımdan cılız durumda olan bir çok şirket iflas etti. Sayısız fabrika kapandı.

Bunu rakamlarla görelim. Kasım krizinden sadece 1 ay sonra imalat sanayinin yüzde 4.3 düzeyinde daraldığı hesap ediliyordu. Yani her yüz fabrikadan 4-5 tanesi kapanmıştı. Daralma daha sonra artarak devam etti, Şubat krizinden sonra ise büsbütün hızlandı. 2001 Eylül ayına gelindiğinde sanayideki ortalama daralma yüzde 7.5 düzeyine ulaşmıştı. Fakat özellikle bazı sektörlerde küçülme bu ortalama rakamın çok üzerine çıktı. Mustafa Sönmez’in aktardığına göre ilk 9 aydaki küçülme taşıt araçları üretiminde yüzde 39'u, basın sektöründe yüzde 24'ü, deri işlemede yüzde 25'i, kağıtta yüzde 15'i buldu.

Dış ve iç borç yükü arttı

Kasım ve şubat krizlerinden sonra Türkiye ekonomisi büyük miktarda dış borç desteğine ihtiyaç duyar hale geldi. Sürekli olarak İMF’den ve Dünya Bankası’ndan, farklı uluslararası finans kuruluşlarından ek krediler talep edildi. Sonuçta yaklaşık 25 milyar dolarlık bir ek destek sağlandı. Bu Türkiye ekonomisinin dış borç yükünün 25 milyar dolar daha artması demekti. Her parça kredi için kırk dereden su getiren emperyalistler sermaye hükümetine bu krediler karşılığında bir dizi dayatmada bulundular. Hükümet ve meclis kredi yardımlarını alabilmek için istenen bütün yasal düzenlemeleri yaptı. Öne sürülen tüm şartları uşakça bir sadakatla yerine getirdi.

Büyüyen sadece dış borç yükü değildi. İç borçlar da görülmemiş ölçüde arttı alınan iç borçlar için ödenen faizlerin oranları da yükseltildi.

Kriz öncesinde, 2000 yılı sonu itibarıyla yıllık ortalama faiz oranı yüzde 38 idi. Kasım krizinden sonra hükümet kaynak ihtiyacını karşılamak için durmadan borçlanmaya başladı. Bunun üzerine 2001 Ocak ayında faiz oranı yüzde 65’ye çıktı. Şubat krizi ile birlikte faiz oranları sürekli yükselmeye başladı ve 2001 yılı ortalaması yüzde 105'i buldu.

Bunun sonucunda iç borç yükü de önemli ölçüde ağırlaşmış oldu. 2001 yılı sonunda iç borç miktarının 78 katrilyon liraya ulaşması beklenmektedir. Bu miktar bütçede öngörülen iç borç yükünden 45 milyar dolar daha fazladır. Hemen belirtelim ki bunun sadece 37.5 katrilyon lirası anaparadır. Geri kalan 40.5 katrilyon lira ise faiz ödemelerine gidecektir.

Ekonomide daralmanın faturası
yoksullaşma ve işsizlik oldu

Kapitalist ekonominin son bir yılda yaşadığı büyük daralmanın faturası işsizlik ve yoksullaşma olarak işçi ve emekçilere çıkartıldı.

Şubat krizinden bu yana yaklaşık iki milyon kişi çalıştığı işyerinden kapı dışarı edildi. Devletin kayıtlarında bile- ki bu kayıtlar en güvenilmez kaynaklardır- son bir yılda 800 bin kişinin işini kaybettiği yazıyor. İşsizlik bu kez sadece fabrika işçilerini de vurmadı. Bankalarda ya da büyük şirketlerde çalışan onbinlerce emekçi de bu vurgundan payını aldı.

Toplumun çalışan kesimlerinin yaşam düzeyi ise görülmemiş ölçüde düştü. İşçiler emekçiler, kır emekçileri ve buna benzer diğer kesimler aşırı bir yoksullaşmanın pençesine düştüler. Bir bölümü işten atıldığı için gelirini tümüyle yitirdi. İşini kaybetmeyenlerin ise ücret ve sosyal haklarında ciddi düşüşler oldu. Yüksek enflasyon ve döviz kurlarının aşırı yükselmesi aynı ölçüde artmayan ücretlerin aşınmasına yol açtı. Bir taraftan da devlet ve işverenler çeşitli politikalarla bir dizi ekonomik-sosyal hakkı gaspettiler. Yakacak yardımı, giysi ve gıda yardımı, işe gidip gelmede kullanılan servisler gibi belli ölçülerde kullanılan bir çok hak kriz bahanesiyle kullandırılmaz oldu. Bir çok işyerinde fazla mesai ücretleri fiilen ödenmemeye başladı. Toplu sözleşmelerden do&currn;an haklar askıya alındı. İş kamu işçilerinin ikramiyelerinin bir iki yıl sonraya ertelenmesine kadar vardırıldı.

Diğer taraftan işçi ve emekçilerin yaşamak için tüketmek zorunda olduğu temel mal ve hizmetlerin fiyatları sürekli olarak arttırıldı. Yeni vergilerle işçi ve emekçilerin cebinden devlet bütçesine, oradan da sermayenin cebine kaynak transferi yeni boyutlar kazandı.

Sonuç olarak ücretliler yani işçiler, kamu emekçileri, emekliler, dul ve yetim aylığı alanlar, yüzde 80’lere varan bir gelir kaybı yaşadılar, yoksullaştılar. Açlık kitlelerin yaşadığı somut bir gerçek haline geldi. Gazetelerde açlıktan ölen çocukların haberlerine rastlanır oldu. Ramazan ayı dolayısıyla belediyelerin açtığı iftar çadırlarının her gün bir açlar ordusu tarafından doldurulduğunu, bir kap sıcak yemek için insanların buralara koştuğunu, burjuva gazeteleri sıradan haberler olarak veriyorlar artık. Sefalet yüzünden intihar edenler, aç kaldığı için bedenini satılığa çıkaranların sayısındaki patlama gibi şeyler, haber konusu bile yapılmayacak kadar sıradan olaylar kabul ediliyor.

Bir kap sıcak yemek için bile sosyalizm

Bizlere birer zorunluluk olarak sunulan krizler ve ekonomideki bu daralma kaderimiz değildir. Bütün bunlar emperyalizmin bilinçli politikalarının sonucudur. Emperyalistler kendi düzenlerinin geleceğini sağlama almak için tüm dünya halklarını, işçi ve emekçilerini çeşitli yollarla terbiye etmeye, onlara boyun eğdirmeye çalışıyorlar.

Afganistan halkının tepesine bomba yağdıranlar, ellerindeki 600 savaş esirini isyan çıkardılar bahanesiyle 4 saat içinde ve en vahşi yöntemlerle katledenler ne için savaşıyorlarsa, ikide bir Türkiye’yi denetlemeye gelen İMF memurları da aynı şey için savaş veriyorlar. Dünyanın her yanında zorbalıkla ya da dolarlarının gücüyle yapmaya çalıştıkları şey aynıdır. Bombayla öldürerek ya da İMF programlarıyla aç bırakarak aynı şeyi amaçlıyorlar. İnsanlığı teslim almak istiyorlar. Geleceğimizi ve umutlarımızı teslim almak, bizleri çürütüp kokuşturmak istiyorlar. Bu çürümüşlük ve kokuşmuşluk üzerinde kendi sefil sömürü düzenlerini devam ettirmek istiyorlar.

Ne dünya ve Türkiye işçi sınıfı, ne de dünyanın ezilen, sömürülen yoksul halkları buna izin vermeyeceklerdir. Bizi bombalarla ve açlıkla terbiye etmek isteyenlere yanıtımız açıktır:

Ya barbarlık içinde yokoluş, ya sosyalizm!



Ekonomideki daralmanın işçi ve emekçilere faturası:

Çığ gibi büyüyen işsizlik

Mustafa Sönmez

Türkiye'de istihdam edilenlerin sayısı 2000 sonunda 20 milyon 182 bin kişi iken, 2001 yılı Mart sonunda 19 milyon 222 bin kişi olarak belirlendi.

Yani toplam istihdamda 960 bin kişilik azalma oldu. Ayrıca, lise ve daha yukarı eğitimli 15-24 yaş grubuna dahil olanların arasındaki işsizlik oranı aynı dönemlerde yüzde 22.7'den, yüzde 23.7'ye yükseldi.

Reel sektörün yanı sıra "beyaz yakalılar" olarak anılan ve yönetici pozisyonunda çalışanlar da krizden derin biçimde etkilendi. Bu grupta olup da iş arayanların sayısı, 2000 yılının Aralık ayından bu yana yüzde 60 arttı.

İşten çıkarmalar en çok bankacılık, telekom, bilişim teknolojisi ve medya sektörlerinde. Sadece, medyada işsiz kalanların sayısı 5000'in üstünde.

Finans sektöründe bugüne kadar 8.000 kişi işini kaybetti. Önümüzdeki aylarda kamu ve fon bankalarında çalışan 25 bin kişinin işsiz kalacağı ifade ediliyor. Bu rakamın, özel sektör bankalarındakilerle birlikte 50.000 kişiyi bulması bekleniyor.

Reel sektöre gelince. Kasım 2000 krizini izleyen dönemde imalat sanayiinin çeşitli kollarında binlerce insan işsiz kaldı. İşsizlik verileri pek güvenilir olmamakla beraber, DİE'nin işgücü anketi sonuçlarına göre, kentteki işsiz ve eksik istihdam edilenlerin oranı 2000'de yüzde 16.3 iken 2001'in ortasında yüzde 17.2 'ye çıktı. Kentlerde eğitimli gençler arasında işsizlik oranı yüzde 22.4'ü buldu. Kırsal kesimdeki atıl işgücü oranı ise yüzde 9.5 olarak belirlenmiş durumda.

Yine DİE'nin verilerine göre, 2001'in ilk yarısında 800 bini aşkın insan işinden oldu. İmalat sanayiinde 239 bin; inşaat sektöründe 312 bin ve ticaret sektöründe 287 bin kişi işini kaybetti.

(Cumhuriyet gazetesinden alınmıştır...)



Ekonomideki daralmanın işçi ve emekçilere faturası:

Çığ gibi büyüyen işsizlik

B. Çelik

Türkiye kapitalizminin yapısal zayıflıkları bulunmaktadır. Bu zayıflıkların iki farklı boyutu var. Bunlardan bir kısmı bizzat kapitalist sistemin kendi doğasından kaynaklanmaktadır. Yani aynı şeyler sadece Türkiye’de değil, şu veya bu biçimde bütün kapitalist ekonomilerde temel sorunlar durumundadır. Fakat Türkiye kapitalizminin bunun dışında kendine özgü yapısal sorunları da bulunmaktadır. Bunlar daha çok onun dünya kapitalist sistemine eklemlenme biçimiyle, düzeyiyle ya da yaşadığı sermaye birikim süreçlerinin kendine has özellikleriyle ilgilidir. Başlıktaki soruya doğru yanıt verebilmek için, Türkiye kapitalizminin dünya sistemine eklemlenme biçim ve düzeyinden beslenen yapısal sorunları olduğunu öncelikle not etmek gerekmektedir.

Türkiye, emperyalizme göbekten bağımlı bir kapitalist ülkedir. Kapitalist bir ülke olarak kendine özgü bir iç sömürü mekanizmasına, üzerinde yükseldiği iç dinamiklere sahiptir. Fakat bütün bunların bir sınırı vardır. Bu sınırlılıklar onun emperyalizme göbekten bağlı olmasını; emperyalistlerle kölece ilişkiler içerisinde bulunmasını açıklar. Ülkedeki sermaye egemenliğinin bir biçimde sürmesi, burjuva sınıfının sırtını emperyalist sisteme dayamasıyla mümkündür.

Öyleyse emperyalist sistemin kendini yeniden üretmek için geliştirdiği politikalara bir biçimde uyum sağlamak Türkiye gibi ona göbekten bağımlı ülkeler açısından bir zorunluluktur. Daha farklı bir şekilde söylersek; emperyalistler tarafından dönemin ihtiyaçlarına göre belirlenmiş bilinçli bir politika, bağımlı ülkelerin karşısına kaçınılamayacak bir zorunluluk olarak çıkabilir.

Bugün yaşanan da özünde böyle bir şeydir. Emperyalistler tüm dünyaya ve bu arada da Türkiye’ye, kendi çıkarlarına daha uygun bir yeni biçim vermeye çabalamaktadır. Varolan yapıyı mümkün olduğu kadar çözüp parçalamak, bunların içinde işlerine gelmeyen ne varsa kaldırıp atmak ve geride kalana yeni bir biçim vermek. Yapmak istedikleri budur.

Emperyalistlerin Türkiye hükümetinin her kredi talebine farklı bir yeniden yapılanma projesini ortaya atarak yanıt vermelerinin, sermaye sınıfının nispeten zayıf kimi kesimlerini de yıkıma uğratan reform programlarını dayatmalarının, tarımdaki yıkım politikalarının ve nihayet ekonomideki ciddi daralmanın ve süreklileşen iktisadi krizlerin arkasında, emperyalizmin bilinçli tercihlerinin belirleyici bir rolü vardır.

Tekrarlamak pahasına ekleyelim. Türkiye ekonomisindeki alt üst oluş ve yaşanan küçülme, ölçüsü iyi tutturulmak kaydıyla, emperyalizm için bilinçli bir tercihtir. Fakat Türkiye burjuvazisinin tümü için aynı şey söylenemez.

Emperyalizmle kaynaşması daha ileri düzeyde ve mali yapıları nispeten sağlam büyük sermaye grupları, ekonomideki daralmanın nereden kaynaklandığı konusunda tam bir bilinç açıklığına sahiptir. Ve bu durumdan kısmi olarak zarar görmelerine rağmen uzun vadeli çıkarları gereği, emperyalist politikaların tereddütsüz destekleyicisi durumundadırlar.

Sermaye sınıfının bu durumdan olumsuz etkilenen, yıkımla yüzyüze olan ve belli itirazlar dile getiren kesimleri de meselenin bilincindedir. Ve emperyalist politikalara değil, fakat kendilerinin batan gemide bırakılmasına itiraz etmektedirler. Dolayısıyla bu itirazların emperyalizme karşı olmakla bir ilgisi yoktur.