08 Aralık '01
Sayı: 38


  Kızıl Bayrak'tan
  AB, ABD ve Türkiye
  "Terörle mücadele" bahanesiyle Filistin halkına kapsamlı kuşatma ve saldırı
  İşgal suçtur, caniliktir
  Ekonomide daralma ve kitlesel yoksullaşma
  Yoğunlaşan devlet terörü ve hedefleri
  Emperyalist savaşın yeni hedefi Irak
  Zor dönem zorlu görevler
  1 Aralık eylemleri ışığında sınıf hareketinin imkan ve ihtiyaçları
  1 Aralık eylemleri
  ABD'ye destek halklara ihanettir
  Devlet bastırıyor, İmralı Partisi yalvarıyor!
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
AB, ABD ve Türkiye

Gizli diplomasi ve kirli pazarlıklar

Kapitalist dünyada uluslararası ilişkiler genel bir kural olarak gizli diplomasiye dayanır. İlişkilerin ve olayların seyrine ilişkin kararlar ve tercihler, gizli diplomasinin karanlık dehlizlerinde yapılan kirli pazarlıklarla bir sonuca bağlanır. Bu gerçeği gözönüne almadan, kamuoyunu oyalayıp yanıltmak ve halk kitlelerini aldatmaktan başka bir işlevi olmayan söz ve açıklamalardan kendi başına bir sonuç çıkarmaya kalkmak, bunu yapanları ciddi yanlışlara götürür. Gizli diplomasi, ilişkilerin ve olayların seyrine ilişkin temel eğilimleri kavramada hiç de aşılmaz bir engel değildir. Bunun için sahnedeki güçlerin gerçek konumlarına bakmak, gizlenmesi olanaksız temel hesaplarını ve yönelimlerini gözönünde bulundurmak yeterlidir. Öteki herşey bu temel üzerinde cereyan eder ve çoğu durumda da önemsiz ve yanıltıcı ayrıntılar olmaktan ötee gitmez.

Bu hatırlatmaların ışığında son haftaların bazı gelişmelerine bakalım. Son haftaya kadar kamuoyu önünde gösterilen tutumlar ve sarfedilen sözlere bakıldığında, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na (AGSP) ilişkin sorunlar ile Kıbrıs sorunu, Türkiye ve AB arasında kopmalara yolaçacak kadar gerginleşmiş görünüyordu. Oysa hemen ardından Türk burjuvazisinin devlet zirvesi toplandı ve AGSP konusundaki pürüzlerin aşıldığını, Türkiye’ye yeterli güvencelerin verildiğini ve Türkiye’nin artık AGSP’yi desteklediğini açıkladı. Bunun nasıl başarıldığını, perde arkasında nelerin döndüğünü, kirli pazarlıklarda hangi sonuçlara ulaşıldığını, hala da bu pazarlığın tarafları dışında kimse biliyor sayılmaz.

AGSP sorununun perde arkası

Fakat bunun konuyu anlamak bakımından esasa ilişkin bir önemi de yok. Zira Türkiye, ABD ve AB ilişkilerine egemen temel gerçekler gözönüne alındığında ve bu bir de Türkiye kapitalizminin bugünkü iflas tablosuyla birleştirildiğinde, ortaya çıkan sonucun şaşırtıcı olmadığı, dahası bunu önden kestirmenin bir güçlük taşımadığı görülür.

Türkiye-ABD ilişkilerinin Türkiye yönünden utanç verici manzarası gözler önündedir. Kıbrıs ve Irak gibi bir-iki pürüzlü nokta dışında (ki bunların da önemli ölçüde aşılacağına dair ciddi belirtiler var), işbirlikçi iktidar ABD emperyalizminin tüm istek ve dayatmalarına uysallıkla boyun eğmektedir. Aynı şey şimdi de AGSP konusunda gerçekleşmiştir, olan bundan ibarettir. Evet, tüm yanıltıcı görüntüye rağmen, AGSP konusunda Türkiye AB’ye değil gerçekte ABD’ye boyun eğmiştir. Pazarlıklarda AB içinde ABD kolu olarak bulunan İngiltere’nin belirleyici rol oynamış olması bile bu açıdan rastlantı olmadığı gibi son derece anlamlıdır da.

Avrupa ordusunun kurulması olarak da tanımlanan AGSP, NATO’nun 50. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yapılan zirvede sürdürülen çetin pazarlıkların bir sonucu olarak kararlaştırıldı. Bu, emperyalist bir odak olarak sivrilen ve ABD’nin boğucu vesayetinden bir ölçüde olsun sıyrılmaya çalışan AB emperyalizminin ABD’den koparmayı başardığı önemli bir tavizdi. ABD emperyalizmi, ön adımları önceden zaten atılmış bulunan bu tür bir girişimi gelinen o noktada artık istese de engelleyemezdi. Dahası, dünya ilişkilerinin mevcut tablosu içerisinde, AB emperyalistlerini hala da kendi yedeği olarak tutmak istiyorsa, engellemekten kaçınması da kendi çıkarları açısından gerçekçi bir tercihti.

ABD, AB’nin denetim dışına çıkışını hızlandıracak bir katılık yerine, büyük ölçüde NATO’ya (dolayısıyla da ABD’ye) bağımlı olarak kurulacak bir AGSP (o zamanki adıyla AGSK) girişimine bu çerçevede razı oldu. Bunun alternatifi NATO’dan ve dolayısıyla ABD’den tümüyle bağımsız bir Avrupa ordusu olarak ortaya çıkıyordu. Bu ise, ABD için kabul edilebilir bir gelişme değildi. Zira bu durumda AB’nin ABD’nin askeri denetiminden çıkması doğrultusunda büyük bir adım atılmış olacaktı. Fransa’nın taşıdığı bu türden bir eğilimi Amerikan yöneticilerinin nasıl bir tepkiyle karşıladıklarını yakın dönemin Nice Zivesi’nden biliyoruz. Dönemin ABD Savunma Bakanı, böyle bir heves NATO’nun sonu olur, Batı ittifakından geriye bir şey kalmaz tehditleri savurmuştu. Bu tehditler etkili olmuş, ABD’nin kaygılarını iyi bilen ve onan kopmayı şu aşamada henüz gerçekçi ve çıkarlarına uygun bulmayan kurnaz ve sinsi Almanya’nın inisiyatifle, konu gündemden çıkarılmıştı.

Özetle, AGSP ABD’nin AB’ye bir taviziydi; fakat tersinden de, bunun NATO bünyesinde kurulması ve NATO olanaklarına bağımlılığı da AB’nin ABD’ye bir taviziydi. Bu hassas bir dengeydi ve bugünün dünya ilişkileri içerisinde taraflar için hem gerçekçiydi ve hem de iki tarafın çıkarlarına uygundu.

ABD ağırlığını koyunca “çözümsüzlük” son buldu

Emperyalistler arası ilişkilerin ve rekabetin bu kendine özgü tablosu, AGSP konusunda AB ve ABD’nin Türkiye’ye yaptığı ortak baskının sırrını da ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, AB’ye karşı yeri geldikçe esip savuran Amerikancı iktidarın bu konudaki direnişini neden bir anda bir yana bırakarak AGSP’ye destek verdiğini de açıklıyor. Bu boyun eğişi kotaran hiç de AB değil, fakat kesin olarak ABD’dir. Sorunu ABD ve onun AB içindeki kolu İngiltere birlikte, paralel ve koordineli çabalarla çözmüşlerdir. Zira yukarda dikkat çektiğimiz gibi bugünkü koşullarda AGSP aynı zamanda ABD emperyalizminin çıkarlarına uygun bir ara çözüm adımıdır.

Gelinen yerde, Türkiye’nin bu çözümü engellemesine, ABD’nin sadık bir uşağı olarak AB’ye gereğinden fazla sıkıntı çıkarmasına ABD daha fazla seyirci kalamamıştır. ABD’nin ağırlığını koyduğu bir durumda ise, yuları tümüyle ABD’nin elinde bulunan ve onun tarafından ihtiyaca göre sıkılıp sıkılıp gevşetilen işbirlikçi iktidarın herhangi bir direnme şansı ve olanağı zaten yoktur. Bunu, özellikle son iki yılın utanç verici sayısız olayından da çok iyi biliyoruz. Bataktaki ekonomi ve borç batağı, Türkiye’yi yönetenleri ABD emperyalizminin uysal kulları durumuna düşürmüştür. Bunu bugün artık tüm dünya biliyor, ibretle izliyor.

Devlet zirvesinden yapılan yeterli ve tatmin edici güvencelerin elde edildiği açıklamasının ise üzerinde durmaya bile değmez. Emperyalist diplomasinin gücü, karakteri ve olanakları karşısında, bu tür güvencelerin herhangi bir anlam ve değeri yoktur. Bugün verilen güvenceler, yarın koşullar değişti denilir ve geri alınır. Yularınız onların elinde olduğu için buna karşı yapacak bir şeyiniz da olmaz.

Powell’ın ziyareti ve ötesi

AGSP alanındaki beklenmedik hızlı gelişme son günlerin hızlı gelişmelerinden yalnızca biridir. Açıklayıcı bir güncel örnek olduğu ve gelişmelere görüntüden bakanlarca şaşırtıcı bulunduğu için özellikle üzerinde durduk. Gerçekte gizli diplomasinin kirli pazarlık masalarında Türkiye’nin ve onu çevreleyen geleceğini ilgilendiren sayısız sorun ele alınmakta, emperyalistlerin çıkar ve dayatmaları çerçevesinde şu veya bu şekilde bir sonuca bağlanmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı’nın ziyareti de bu sürecin bir parçasıdır.

Ziyaret sonrasında yapılan resmi açıklamaya göre, görüşmelerde özellikle Avrupa, Ortadoğu ve İç Asya’ya ilişkin olarak ele alınmayan sorun yok gibi. Ele alındığı söylenen sorunların mahiyetine yakından bakıldığında, hemen tümünün de ABD emperyalizminin yönelim, ihtiyaç ve çıkarlarıyla sıkı sıkıya bağlantılı olduğu görülür.. Colin Powell, ziyaretine ilişkin olarak yapılan basın toplantısında, bütün bu alanlara ilişkin “ortak çıkarlarımızı görüştük” diyor. Bunu biz, bütün bu alanlara ilişkin ABD çıkar ve ihtiyaçları çerçevesinde Türkiye’ye düşen rolün görüşülmesi olarak gerçek politika diline tercüme edebiliriz. Görüşmelerde ele alınan tüm sorunların gerçekte 11 Eylül’den beri gizli görüşme ve pazarlıklara konu edildi&crren;ini tahmin etmek güç değil. Colin Powell ziyareti bu açıdan sembolik bir değer taşımakta ve çok çok varılan noktayı saptama ve gözden geçirme işlevi görmektedir.

Powell’ın Türkiye’ye ABD emperyalizminin çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda çoktandır seslendirilen istem ve dayatmalarla ilgili olarak geldiğini biliyoruz. ABD basını ve sözcüleri, bu istem ve dayatmaların Türkiye’ye kabul ettirilebilmesi için, ekonomik ve mali baskının yanısıra rüşvetle özendirilmesi nin de gerektiğini haftalardır yineleyip duruyorlar.

Ziyarete ilişkin ilk bilgilerden, Türkiye’yi yönetenlerin bu özendirici rüşvetlere özel bir ilgi gösterdiğini görüyoruz. Basın organları Türkiye’nin ekonomik ihtiyaçlarına ilişkin olarak ABD Dışişleri Bakanı’na kapsamlı bir rapor sunulduğunu bildiriyorlar. Biz bunu ABD’nin istem ve dayatmaları karşılığında işbirlikçi iktidarın talep ettiği “satış fiyatı” olarak da anlayabiliriz.

Fakat burada bir serbest satış iradesi olduğunu sanmak büyük bir yanılgı olur. Türkiye bugün ABD’nin yüzde doksan sömürgesi haline gelmiş bir ülkedir. Kapsamlı ve çok yönlü bir tarihsel temele dayalı bağımlılık ilişkilerinin yanısıra, ağırlaşan kriz ve bunaltan borç batağı özellikle son yıllarda bu süreci görülmemiş ölçüde hızlandırmıştır. Saplandıkları batak Türkiye’yi yönetenleri bugün adeta kıpırdayamaz, emperyalist efendiler karşısında ciddi herhangi bir manevra yapamaz duruma düşürmüştür. Son Powell ziyaretinin de gösterdiği gibi yapabildikleri tek şey uysal uyuma fiyat biçmekten, hizmetleri karşılığında bir şeyler koparmaktan ibarettir. Bu sefil çıkarlar uğruna ülkemize ve halkımıza ihanetin dipsiz çukurudur.