19 Nisan '03
Sayı: 15 (105)


  Kızıl Bayrak'tan
  1 Mayıs'ta mücadeleyi yükseltelim!
  Özelleştirme, taşeronlaştırma ve kölelik yasasına karşı 1 Mayıs'ta alanlara!
  Gerici diktatörler ve diktatörlükler halkı temsil edemezler!
  Yağma ve talan emperyalizmin özüdür
  Emperyalist saldırganlığın yeni hedefi Suriye!
  Irak halkı emperyalist işgal ve talana boyun eğmiyor!
  Emperyalist saldırganlık ve işgale karşı gösteriler sürüyor...
  Kan koklayıp kâr kokusu alan leş kargaları!..
  Emperyalizmle işbirliğinin sonu özgürlük değil, utanç verici bir köleliktir!
  Emperyalist savaş kartışı eylemlerden...
  Kamuda TİS süreci başladı...
  Emperyalizme karşı mücadelenin engelleri ve bağımsız devrimci sınıf çizgisi
  Savaş medyası işbaşında!
  Kim bu üç-beş insan!
  İstanbul Sendikalar Birliği toplantısı üzerine...
  ESK toplantısı yapıldı
  Bir PETKİM işçisinden çağrı: Özelleştirmeye karşı mücadeleyi yükseltelim!
  Hatice Yürekli yoldaşın anısına...
  Dünyada emperyalist savaş karşıtı eylemlerden...
  Devrimci kimlikte ısrar ve kimlikte erozyon!..
  Acele polis aranıyor
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Devrimci kimlikte ısrar ve kimlikte erozyon!..

Serhat Ararat

Her önemli toplumsal ve siyasal olay, bir turnusol kağıdı işlevi görür; ayrıştırıcı, netleştirici, saflaştırıcı, yeniden düzenleyici bir rol oynar. Özellikle her önemli savaş, bölgesel veya dünya savaşları, devrimler ve karşı-devrimler kimliklerin sınandığı, denendiği ve doğrulandığı büyük toplumsal ve siyasal altüst oluşlardır. I. Paylaşım Savaşı, Ekim Devrimi, II. Paylaşım Savaşı, sömürge ve yeni-sömürge ülkelerde gelişen ulusal kurtuluş devrimleri (Çin, Vietnam, Kore, Afrika ve diğerleri...) ve son olarak Sovyet Bloku’nun çöküşü ve sonrasında dünyamıza dayatılan “Yeni Dünya Düzeni” savaşları (Körfez, Balkanlar, Somali...) böyle bir rol oynamışlardır...

Irak üzerinde geliştirilen dünya hegemonya ve paylaşım savaşı da böyle bir işlev görüyor. Kürdistan’ı da doğrudan ilgilendiren ve etkileyen bu savaş, ideolojik ve politik kimlikler için çok çarpıcı bir kırılma noktası oldu. Dünya çapında büyük güçler arasında kartlar yeniden karıldığı, dostluklar ve düşmanlıklar, ittifak ve bloklaşmalar yeniden kurulduğu gibi, sol ve sosyalist cephede de yeniden bir ayrışma, tanımlanma ve saflaşma yaşanmaktadır. Özellikle Kürdistan solu açısından bu durum çok çarpıcı, paradoksal ve ciddi bir kırılma noktasını ifade etmektedir.

Kürdistan’da sol ve sosyalizm kimliği çok ciddi bir kırılma, kimlik erozyonu ve daha doğrusu bir kimlik yitimi sürecini yaşıyor. Aslında bu yeni değil, ama belli ki, Irak savaşı bu eğilimi ve süreci son noktasına getirdi veya getirmek üzeredir. Kürdistan solunun yaşadığı kırılma ve kimlik yitimi süreci 12 Eylül ile başlar, bu dönem, aynı zamanda sağın dünya çapında atağa geçtiği bir dönemdir. Zindan direnişleri “bizdeki” bu kırılma ve kimlik yitimi karşısında önemli bir barikat olur. 15 Ağustos’la başlayan gerilla süreci ve serhildanlar, bu barikatı yeni bir umut ve yükselişe dönüştürür. Ancak gerek kendi iç zaafları ve yenilgi noktaları, gerekse daha da önemlisi reel sosyalizmin çöküşü ile birlikte yaşanan tersine dönüş, kırılma ve kimlik yitimini yeniden egemen özellik halie getirir. Bu dönemde neo-liberal saldırılar, küreselleşme söylemi ile tam bir bombardımana dönüştürülen ideolojik ve psikolojik saldırılar kırılmayı, sağa savruluşu, sol ve sosyalizmden kaçışı yaygınlaştırdı, derinleştirdi. Şöyle tersten bir benzetme yapılabilir:

Nasıl ki ‘70’li yıllarda Türkiye ve Kürdistan’da sol ve sosyalizm revaçta olan, en itibarlı eğilimler idiyse, ‘90’li yıllar ve sonrasında da rüzgarlar tersten esmeye, “yükselen değerler” hayranlıkla keşfedilmeye başlandı. Bu yıllarda rüzgar sağdan esiyor, bu, sol kimlikler için çok ciddi bir erozyon nedeni oluyordu...

Kürdistan solunda sağa savrulma içten içe yaşanıyordu, PKK’deki sol, sosyalizm, devrimcilik söylemlerine rağmen sağa savrulma ve kimlikten uzaklaşma, “çağın yükselen değerleriyle buluşma” eğilimi ve süreci, içten içe ve derinden derine yaşanıyordu, hem de hemen hemen bütün boyutlarda ve alanlarda... Bu, kendisini, siyasal yaklaşımlarda, ittifaklarda, ilişkilerde, öne çıkarılan toplumsal sınıf ve eğilimlerde açıkça belli ediyordu. Ama gerilla ve serhildanların yükselttiği genel siyasal ve psikolojik havanın altında bu durum, çok sert kırılmaların yaşanmasını engellediği gibi, gelişen tersine dönüşü belli ölçülerde gizleyebiliyordu.

Anılan eğilim ve süreç, İmralı ihanetiyle birlikte dibe vurdu. Neredeyse genel bir “kimlik” haline geldi... Zaten sınırlı olan sol aydınlanma bitme noktasına geldi, sol kimlikli aydın kadrolar da soluğu “yükselen değerlerde” aldı... Kısacası “bizde”, “yükseliş” ile dibe vuruş birbirine paralel çok hızlı ve dramatik oldu.

ABD’nin tek başına dünyayı yönetme stratejisinin Irak ayağı gündeme geldiğinde, bu savaşa karşı tavır ve bağımsız devrimci kimlikte ısrar, bu çizginin gereği olan kendine ait politik kararlılığı gösterme görev ve sorumluluğu kendini dayattığında, artık, sol ve sosyalizm adına tek tük cılız seslerin dışında bir şey duyulmaz oldu. En açık, en dolaysız savunucularından, en dolaylı ve utangaç savunucularına kadar ABD emperyalizminin bu hegemonya savaşı destekleniyor, neredeyse özgürlük ve demokrasi taşıyıcı bir savaş olarak yansıtılmaya çalışılıyordu. Hemen vurgulamalıyız ki, bu noktada ölçü, endaze alabildiğine kaçırıldı, neredeyse ABD ideologlarından daha ileri tanımlamalar yapıldı. Bu kırılma, bu ölçü kaçırma ve abartılı değerlendirmelerin arka planındaki ruhsal yapı ayrı bir araştırma ve tartışma konusudur. Ancak bu durumunyaşanan kırılma düzeyini göstermesi açısından çok çarpıcı ve trajik olduğunu belirtmekle yetinelim.

Sol ve sosyalist olmanın, hatta demokrat olmanın bazı temel, vazgeçilmez, terk edilmez ilkeleri, kimlik özellikleri, ölçüleri vardır. Haksız ve hegemonyacı bir savaşa karşı net ve ikirciksiz bir tutum almak, katliam ve soykırıma karşı olmak, haklı, meşru ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelelerini desteklemek, stratejik duruşunu ve ilişkilerini bu ilkeler bağlamında belirlemek gibi... Sosyalistler açısından en temel kimlik özellikleri, kendi bağımsız çizgisi, ilkeleri ve bağımsız stratejik duruşu gibi esaslardır. Taktik yaklaşımları, ilişkileri ve manevraları bu bağlamda bir anlam ve değer kazanabilir...

Bir sosyalistin bir olay ve gelişme karşısında kendine ait stratejik bir duruşu yoksa bu, bir kimlik yitimi değilse nedir! Bunun güç olup olmamayla, güçlü veya güçsüz olmayla bir ilgisi yoktur. Tek kişisin, ama bu kimlikli duruşun için engel olamaz. Bu noktada güç dengeleri, reel politik hesaplar bir anlam ifade etmez. Çünkü önemli olan kendi özgür kimliğinde gerçek anlamda ısrardır, onun gerektirdiği bir duruşu sergileyebilmektir. Kuşkusuz, “yükselen değerlere” hayran olan “bizim” “gerçekçiler”, ya da en genel anlamda “bizim” güç tapıcılarımız için bu sözler son derece demode, “dinozorlar zamanından kalmış klişelerdir”, “klasik solculuk hastalıklarıdır!”..

Tarihsel gerçekler ve deneyimler tarafından sayısız kez doğrulandığı gibi, her büyük savaş objektif olarak devrim koşullarını ve devrim durumunu yaratır, devrim lehine olanaklar ve fırsatlar ortaya çıkarır. Lenin, bunu, “devrimci durum” ya da “devrim durumu” olarak tanımlar. Ama bu gerçeklik bu duruma vesile olan savaşı, savaşın arka planındaki politikayı ve stratejiyi desteklemeyi, onu yanlış tanımlamayı ve yanlış bilinç geliştirmeyi gerektirir mi?

Öte yanda karşı karşıya olan taraflardan birini tercih etmek, ille de ya ondan ya diğerinden olma gibi bir ikileme kendini mahkum etmenin bir anlamı var mı? Böyle bir yaklaşım hangi felsefi ve politik aklın ürünüdür?

Evet, taraflardan biri, Saddam rejimi son derece zalim, soykırımcı ve başta Kürt halkı olmak üzerinde Kürdistan ve Irak halkları üzerinde askeri despotik bir cendere kurmuştu. Bunlar tartışmasız gerçeklerdir. Peki, bu rejimi dünya hegemonya stratejisi için hem engel, hem bir yönüyle fırsat gören ABD saldırı savaşına karşı olmak Saddam rejiminden yana olmak mıdır? I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda iki haydutlar bloku savaşıyordu. O zaman gerçek sosyalistler, Lenin ve arkadaşları bu savaşı paylaşım ve hegemonya savaşı olarak tanımladılar ve buna karşı tavır almanın gerektiğine işaret ettiler, “Emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme” sloganını politik doğrultu olarak belirlediler ve pratikte de bu yönde hareket ettiler. Çarlığa karşı mücadele eden sosyalistler, “biz bu tutumumuzla Almanya blokuna güç ve destek veriyoruz” gibi bir kompleks içine girediler. Onlar bağımsız stratejilerini uyguladılar, ne onun ne de bu blokun stratejilerinin bir payandası haline geldiler.

Alınması gereken ders şu: Olayı doğru tanımlamak ve kendine ait, bağımsız stratejik duruştan ödün vermemek! Ödün verenler ise kimlik yitimi ve giderek dönüşümü, tersine çevriliş sürecini yaşamaya başladılar... Devrimci sosyalist kimliğin korunmasında veya yitiminde emperyalist savaşa karşı tavır, bir mihenk taşı rolünü oynadı.

Denilecek ki, koşullar değişti, dengeler değişti, artık yeni bir dünya var. Evet, değişen çok şey var, ama bir de özü ve niteliği değişmeyen şeyler de var. ABD, bugün 18 ve 19. yüzyıl sömürgeciliğini yeni öğe ve biçimlerle “modernize” ederek dünyaya dayatmıyor mu? “Çağdaş Roma İmparatorluğu” düşü, “Önleyici Savaş Doktrini” ile realize edilmeye çalışılmıyor mu? Irak savaşı da bunun çok önemli bir basamağı değil mi? Saddam, bölge gerici ve sömürgeci rejimlerinden, Kürtler ve haklı ulusal taleplerinden bağımsız olarak böyle bir stratejiye sahip olduğunu akıl hocaları, resmi ve resmi olmayan stratejistleri, politika üretim merkezleri hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açık bir biçimde ortaya koymuyorlar mı, bunun sayısız örneği yok u? Öyle ki bu pervasız “açıklık”, teorik analizleri bile neredeyse “gereksizleştirmektedir”.

Bir kez daha vurgulamalıyız ki, emperyalist savaşa karşı olmak, bunu net, açık ve ikirciksiz bir biçimde yapmak devrimci sosyalist kimliğin temel ölçütlerinden biridir. Belirtmeye gerek yok ki, bu tutum alış, kendi içinde tutarlı ve bütünlüklü olmak durumundadır.

Bu noktada sosyalistlerin savaş karşıtlığı, diğer güçlerin savaş karşıtlığından daha derinlikli özelliklere sahiptir. Sosyalistlerin savaş karşıtlığı anti-emperyalist ve anti-kapitalist temellere sahip ve kendi programlarının güncel uygulanmasıdır.

Aynı şekilde bu savaş özgülünde Saddam ve bölge gerici devletlerinin yedeğine düşmemek, bu noktada bağımsız bir çizgiye ve duruşa sahip olmak da önemli ve kaçınılmazdır. Daha somut bir ifadeyle Saddam’ın yanı sıra TC’nin sömürgeci Kürdistan politikası karşısında net, ikirciksiz ve cepheden bir tavır almak, bunu anti-emperyalist savaş karşıtlığı ile birleştirmek ilkesel ve politik açıdan bir zorunluluktur. Kuzeyli devrimci sosyalistler bu sorumluluklarını örgütlü ve eylemli bir biçimde yerine getirmek durumundadırlar...

Ayrıca Kürdistan solu ve sosyalistleri için sorun bu kadarla bitmiyor. Emperyalist hegemonya savaşı, bu savaşla ilgili Kürdistan’ı sömürgeleştiren devletlerin yaklaşımları ve güncel politikaları ile Kürt halkının meşru demokratik talepleri ve kazanımlarının geleceği, bu sürecin çelişkili, karmaşık ve paradoksal boyutları doğru, sağlıklı ve ilkeli bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Sürecin tek bir boyutu yok. Karmaşık, birbirini kesen ve çelişen boyutları var. Bunların tümünü görmek ve buna uygun çok yönlü bir politik duruşa sahip olmak gerekir. Bu bağlamda emperyalist savaşa karşı olmak tek başına yetmiyor ve tek başına bir şey de ifade etmiyor. TC ve diğer sömürgeci devletlerin güncel Kürdistan politikalarına ve yönelimlerine karşı olmak, bununla ilgi gerekli hazırlıklara ve duyarlılıklara sahip olmak da yetmiyor. Bu ikisiyle birleştirlmiş Kürdistan halkının temel ulusal demokratik istemleri, hakları ve özgürlükleri programının etkili bir savunucusu, yürütücüsü ve destekçisi olmak da söz düzeyinde söylenen sözlerin bir değer ve anlam kazanması açısından vazgeçilmezdir. Savaş, nesnel olarak bu programın gerçekleştirilmesi açısından tarihi fırsatlar, olanaklar, tuzaklar doğurur. Sosyalistlerin, devrimcilerin bunların nasıl ortaa çıktıkları konusunda kafaları açık olduğu gibi, bunları en iyi bir biçimde değerlendirmeleri gerektiğini de bilmeleri bir zorunluluktur. Bu noktada da bağımsız duruşları ve çizgileri bağlamında ulusal demokratik programlarını hayata geçirmeye, bu doğrultudaki gelişmelere destek vermeye çalışırlar. Dolayısıyla acil ulusal demokratik görevler ve sorumluluklarla birleştirilmemiş anti-emperyalist ve anti-sömürgei tutumların altının boş ve soyut kalacağı da bilinen diğer bir gerçekliktir. Başka bir ifadeyle sosyalistler ve devrimci yurtseverler yaşamın içinde halkın özgürlük talepleri ve bu doğrultudaki çabalarının yanında oldukları sürece kendi stratejik duruşlarının anlamını anlatabilirler, kimliklerinin gerekliliklerini yerine getirebilirler. Ancak ne yazık bu konuda da Kürdistan solu ve sosyalist hareketi yokları oynamaktadır...

Güney bağlamında ulusal demokratik programı desteklemek demek, öncelikle son on yılık kazanımların hukuksal güvencelere bağlanmasına, halkın her düzeyde örgütlenmesini ve iktidarlaşmasına, bunun her düzeyde inşa çalışmalarına güç vermektir. (Bu konu daha geniş bir değerlendirme ve tartışmayı gerektirmektedir. Bunu da başka bir yazımızda yapmayı düşünüyoruz.)

Devrimci sosyalist kimliğin korunmasında veya yitiminde diğer bir önemli nokta da Güney siyasal güçleri, KDP ve YNK karşısında alınması ve gözetilmesi gereken bağımsız tutumdur. KDP ve YNK, kendi programlarının geleceğini büyük güçlerin bölgeye dönük stratejilerine bağlamıştır. Başından bu yana çizgileri budur ve bu konuda da bir iç tutarlılığa sahiptirler. Verili güç ilişkileri ve güç dengeleri, bunlar arasındaki çelişkiler anılan güçlerin stratejik hareket alanlarını da belirlemiştir. Kendi sınıfsal konumları ve güçlerinin sınırlılığı, stratejik destekçilerinin hemen hemen olmaması, dört sömürgeci devletin her kritik dönemeçte ortak stratejik müdahaleleri nedenleriyle anılan bu hareket alanı son derece sınırlanmakta, belirsizleşmekte ve güvensizleşmektedir. Dolayısıyla bu geleneksel siaset ve ittifak tarzı Kürdistan’a büyük yenilgiler, trajediler ve acılar getirmiştir. Bunu “ABD ve diğer güçlerin büyük ihanetine uğradık” biçiminde ifade etmektedirler. Şimdi de aynı “ihanetin” tekrarlanması büyük bir olasılıktır. Bu noktada devrimci sosyalistler bu siyaset anlayışı ve çizgisi karşısındaki farklılıklarını, tutumlarını, bağımsız duruşlarını ve politik çözümlerini ortay koymak durumundadır. Sosyalistler ulusal demokratik programa sahip çıkmalı, halkın iktidarlaşması çalışmalarına etkin katılmalı, egemen siyaset anlayışı karşısında bağımsız duruşundan ödün vermemeli ve halkı bu temelde örgütleyerek başta dengeleyici ve denetleyici bir güç olmalı, giderek inisiyatifi kazanan bir konum yakalayabilmelidir.

Bu süreçte ortaya çıkan bir olgu da şudur: Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi ile dünya ezilenler ve emekçiler hareketi arasındaki ilişkiler en kötü dönemi yaşamaktadır. Kuşkusuz bunun çok yönlü nedenleri var. “Bizden” kaynaklanan boyutları var, “diğerlerinden” kaynaklanan boyutları var, savaş sürecinin karmaşık ve çelişik boyutlarının kavranmamasından kaynaklanan boyutları var. Bu da ayrı bir tartışma ve değerlendirme konusudur. Ancak şu kadarını belirtmeliyiz ki bu kopukluğun aşılmasında Kürdistan devrimci sosyalistlerinin omuzlarına önemli görevler düşüyor. Kürdistan’ın özgür geleceğini dünya emekçileri ve ezilenlerin mücadeleleriyle birliktelikte gören, bunu stratejik duruşlarının temel öğelerinden biri olarak algılayan sosyalistler, bu görevlerini başarmak için yoğun bir çabagöstermek durumundadırlar.

Kuzeyde ulusal kurtuluş mücadelesi her açıdan kendini aşan ve yenileyen devrimci sosyalistlerin toparlanmasına bağlıdır. Ama sosyalistler ise tam bir kriz ve çözülüş, kimlik yitimi sürecini yaşıyorlar. Bu gerçekliği kavrayan devrimci sosyalistlerin kendilerini dönemin görevleri ve sorumlulukları bağlamında yeni bir hamle ile ayaklandırmaları, her açıdan kendilerine yüklenerek harekete geçmeleri bir zorunluluk olmaktadır...



Kürt halkı bu onursuzluğa ve
ihanete artık dur demelidir!

Savaş sıradan bir olay olmadığı gibi, buna karşı tavır da sıradan olamaz. Bugün bütün dünya halkları ayakta. Emperyalist barbarlığı bir nebze olsun dizginlemeye çalışıyorlar. Değişik halklara mensup insanlar savaşa ve saldırganlığa karşı güçleri, bilinçleri ve örgütlülükleri oranında tutum takınıp, tavır alıyorlar. Örgütlü olmayan ya da kafası net olmayan insanlar ise bir parça daha edilgen davranıyorlar. Eylemlere katılmasalar da yeri geldiğinde savaşa veya emperyalistlerin saldırganlığına karşı bir şeyler söyleyebiliyorlar. Tek tek insanların bu durumu, hatta hiçbir şey yapmaması bile bir yerde anlaşılır bir durumdur.

Fakat bir ulusun ya da bir ulusu temsil etme iddiasında olanların benzer bir tavır içine girmelerinin anlamı nedir? O ulus ki yıllardır acılar çekmiş, her türlü katliamın tanığı olmuş ve yaşamıştır. Öncesi bir yana son yirmi yıl içinde olmadık yıkımlar yaşamıştır. Fakat bugün bu ulus Irak halkının emperyalistlerce boğazlanması karşısında tam anlamıyla seyirci durumunda bırakılmıştır. Sanki bu olup bitenleri emperyalistler yapmıyormuş gibi, sanki bu savaş bu sistemin politikalarının devamı değilmiş gibi davranılıyor. Bu zorbalardan kurtulmanın yolu her alanda halkların kardeşliği temelinde hareket etmekten, işçi ve emekçilerle ortak mücadeleyi geliştirmekten geçer. Bu bilinmesine rağmen buna uygun davranmaktan kaçınılıyor.

Sözü uzatmaya gerek yok. Elbette ki Kürt halkından, daha doğrusu Kürt halkının bir kesiminden söz ediyoruz. Bütün dünya Amerikan emperyalizmini lanetlerken ve protesto ederken, Kürt halkı adına yola çıkanlar (KADEK, PSK, KDP, KYB vs.) bulunduğumuz alanda hiçbir gün bu eylem ve etkinliklere katılmadılar. Bu bir yana, Irak Kürtler’inin önemli bir kısmını oluşturan IKDP, KYB ve PSK Nürnberg taraftarları (“mittel Franken” bölgesindekiler de diyebiliriz) 12 Nisan günü araçlarla konvoylar oluşturarak Amerikan bayrakları ve PSK bayrakları ile şehir merkezinde tur attılar ve bir miting yaptılar. Ayrıca Irak Kürtler’i Nürnberg şehrine 50 km. uzaklıkta bir Amerikan üssü var, bir heyetle buraya gidip Amerikan askerlerini tebrik ettiler. Radyoları bunun ilanlarını verdi. Gazeteler bu rezaleti yazdı ve fotoğraflarını yayınladı.

Daha ne söylenebilir ki. Bunlar Bush’un ve Amerika’nın Kürtleri’dir. ABD’nin hizmetinde olmak demek, TC’nin hizmetinde olmak demektir, zalim Dehak’ın hizmetinde olmak demektir. Ne yazık ki Irak Kürtler’i bunlara alıştırıldılar yıllardır. Peki Türkiye’de yaşayan Kürtler’e ne oldu? Burası yurtdışı, belki onları da burada alıştırdılar.

Bu ihanet derhal kusulmalı. Yoksa bütün bünyeyi bitirir. Bütün ilerici, yurtsever işçi ve emekçi Kürt kardeşlerimize çağrımızdır: Hemen ABD bayrağını ve safını terk edin! Anti-emperyalist safta ve proletaryanın kızıl bayrağı altında birleşin!

Yaşasın işçilerin birliği, halkları kardeşliği!

BİR-KAR çalışanı bir işçi/Nürnberg