19 Nisan '03
Sayı: 15 (105)


  Kızıl Bayrak'tan
  1 Mayıs'ta mücadeleyi yükseltelim!
  Özelleştirme, taşeronlaştırma ve kölelik yasasına karşı 1 Mayıs'ta alanlara!
  Gerici diktatörler ve diktatörlükler halkı temsil edemezler!
  Yağma ve talan emperyalizmin özüdür
  Emperyalist saldırganlığın yeni hedefi Suriye!
  Irak halkı emperyalist işgal ve talana boyun eğmiyor!
  Emperyalist saldırganlık ve işgale karşı gösteriler sürüyor...
  Kan koklayıp kâr kokusu alan leş kargaları!..
  Emperyalizmle işbirliğinin sonu özgürlük değil, utanç verici bir köleliktir!
  Emperyalist savaş kartışı eylemlerden...
  Kamuda TİS süreci başladı...
  Emperyalizme karşı mücadelenin engelleri ve bağımsız devrimci sınıf çizgisi
  Savaş medyası işbaşında!
  Kim bu üç-beş insan!
  İstanbul Sendikalar Birliği toplantısı üzerine...
  ESK toplantısı yapıldı
  Bir PETKİM işçisinden çağrı: Özelleştirmeye karşı mücadeleyi yükseltelim!
  Hatice Yürekli yoldaşın anısına...
  Dünyada emperyalist savaş karşıtı eylemlerden...
  Devrimci kimlikte ısrar ve kimlikte erozyon!..
  Acele polis aranıyor
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Hatice Yürekli yoldaşın anısına...

“Soluk alıp vermeyi ben kavgada keşfettim”

Bütün fırtınalara meydan okuyan bir ateşin öyküsüdür bu... Adını tarihe en uzun direniş olarak yazdıranların manifestosudur... Hep bir ağızdan aynı türküyü söyleyenlerin sevdasıdır yaşanılanlar.

Büyük bir ışık gibi dövüşüp, can çekişen celladını bozguna uğratan bir yüreğin türküsüdür dillendirilen. Yüreğimizde sonsuz bir ilkbahar gibi serpilip gelişen bir proleterin nasır tutan elleridir sıkıca kavradığımız.

Şimdi burada uzun soluklu bir koşuda yakılan ateşi her tarafa saçan bir yüreğin türküsünü söyleyeceğiz. Ateş Saçan Yüreğin türküsünü...

Gerilere dönüyor ve yaşamı bir türkü sıcaklığında ören ve bizi sarsan aleviyle Ateş Saçan Yürek’i izliyoruz. Yaşanılanları abartmadan sunacağız. Yazılacak olan, yüreği partisiyle artan bir yüreğin dillendirilmesidir. Çalıştığı fabrikalarda, adımladığı sokaklarda, zindanda ezgilerin rengini direnişe boyayarak çelikleşmedir. Yarınların kır çiçeği güzelliğinde yapılandırılmasıdır. Düşü hepimizi sarsıyor, yakıyor ve yükseliyor güneşe doğru.

Sımsıkı kavradığı kızıl kaplı, emek emek dokunan o kitapçığı çocuğunu saran bir ana gibi saran çelikten bir yürekti o. “Soluk alıp vermeyi ben kavgada keşfettim” diyordu. Öyle bir soluk alıp verişti ki bu, her defasında daha bir güçlü çekiyordu ciğerlerine. Daha çok teneffüs edebilmek için her gün daha ileriden kucaklıyordu işçi sınıfınını davasını. Her soluk alıp verişinde çocuk yaşta işçilik yaparak tanıştığı İzmir’i, çelikleştiği İstanbul’u alıyordu doyasıya içine...

Onda burjuvazinin çürümüş, yoz kültürüne karşı kavgasını verdiği proleter kültür biçim buluyordu. Yapı yükseliyor, yükseldikçe de sabır, disiplin, özveri ve emekle örülü bir kültürü yükseltiyordu.

Burjuva ve küçük-burjuva kültüre karşı tahammülsüzdü. Keyfine güç yetiremeyip rahat davrananları, davranışları affetmiyordu. Çünkü proleter devrim asla rahat bir şekilde gerçekleşemeyecek, proleter kültür de asla boşluk tanımayacaktı. Zorlu yollardan geçilecek, disiplinle örülecek, emekle çelikleşecek ve bedel ödenerek varılacak sarp bir yolun aşılmasıydı düşlenilen yarınlar...

Her yaşadığı günün sabahından bitimine kadar çok sade, o derece titiz, düzenli yaşardı. Her gün kendisiyle yarışan, yenilemeye çalışan inatçı bir kimliği vardı. Bir insan bu kadar mı inatçı olurdu? Evet, bir komünist bu kadar inatçı olmalıydı. Bu inadını da partisinden alıyordu.

Çalıştığı fabrikalardaki deneyimlerini anlattığında gözleri bir başka ışıldıyordu. Bu gözlerde yakılan grev ateşinin coşkusunu, fabrika direnişlerinde işçilerin patrona karşı bilenen öfkesini görebiliyordunuz. İşçi servislerinde arkadaşlarının eline bildirileri tutuştururken yaşadığı heyecan dinleyeni de sarıveriyordu. Yaşamak bu olsa gerek, yaşamak bu olmalı, soluğunu işçi sınıfıyla almak, kalbinin atışlarını onlarla birleştirmekti yaşamak Ateş Saçan Yürek için.

Tıpkı dışarıdaki yaşamı gibi zindanlar da onun direnişçi kimliğine kaya gibi sert inancına tanıklık ediyordu. Açlık grevleri, Ulucanlar direnişi. Ölüm Orucu direnişi Ateş Saçan Yürek’i bir başka heyecanla sarmıştı.

26 Eylül ‘99’da televizyon haberleri geçerken katliam görüntülerini, cellatların teslim olun diyen soysuz çağrısına karşı barikatın başında Ateş Saçan Yürek’in cevabıyla yankılanıyordu Ankara: “Asıl siz teslim olun. Devrimcilerin, komünistlerin teslim olduğunu nerede gördünüz” haykırışı yükselerek yankılanmaktadır hala Ankara’da. Cellatların oluk oluk akıttıkları kana, direniş halayına durularak yanıt verilmiştir. Kan ve barut içerisinde Aragon’un mısralarındaki “Yeniden gerekseydi yaşamam, giderdim yine aynı yoldan. Demir ökçelerinize aldırmadan geleceğin türküsüyle” dizesini söyleyerek yürüyordur. Ve bu türküyü hala söylemektedir, hiç nefesi kesilmeden geleceğe ses verircesine...

20 Ekim 2000’de soluksuz bir direnişi “merhaba” diyerek selamlıyordu. “Yaşamı köleleştirilmiş milyonlarca işçi ve emekçinin haklı davasını savunmak için direniyoruz” diyordu.

19 Aralık 2000’i gösterdiğinde takvim yaprakları, yine tereddütsüz, yine çelikten sarsılmaz bilincine çarpıyordu cellatlar. “Menzil çok ırak... Hedeften bir eser yok!!!” diyerek düşenlere karşı mevsimleri devirerek yürüdü güneşe doğru. Yürüdü, yürümeyenleri arkasında boş sokaklar gibi bırakarak, tok bir şekilde karşı koyarak...

Hücre duvarlarını yıkmakta kararlıydı. Habip, Ümit ve diğer devrim şehitlerinden aldığı bayrağı yere düşürmeden bir tokat gibi barbarların suratında patlayarak bir sıra neferi olarak sırasını savdı 22 Nisan günü...

“Nasıl yaşamımı ördüysem öyle uğurlayın” diyordu son sözleri. Ve artık Ateş Saçan Yürek’in soluğu bayrak olup savaşan ellerde cisimleşiyordu. Yürümeyi, hem de yorulmadan yürümeyi, direnmeyi miras bırakarak güneşe uğurlanıyordu.

Hep yapmak isteyip de fırsatını bulamadığı bir şey vardı Ateş Saçan Yürek’in. Bazen hüzünlenirdi bu yüzden. Kardeşiyle “bir gün seninle kır çiçekleri toplayacağız doyasıya kırlarda” diyerek ayrılmıştı. Ankara’dan İzmir’e giden son yolculuğunda kardeşin ve yoldaşların senin de soluğunu yanlarına alarak doyasıya kır çiçekleri topladılar, senin türkünü söyleyerek...

Ve şimdi Ateş Saçan Yürek kır çiçeklerinin sadeliğinde bizimle omuz omuza, aynı sevdayla savaşmakta. Fabrikada, sokakta, zindanda, aramıızda sesi yankılanıyor şu anda.

Duyuyor musunuz?
Sizi canımda
canımın içinde
kavgamı kafamda götürüyorum.
Ben dostların gözünde kendimi boylu boyunca görüyorum
Yine görüşürüz, yine görüşürüz
Beraber güneşe güler
beraber dövüşürüz...
diye haykırıyor.

Ve biz Ateş Saçan Yürek’in bu haykırışını soluyacak, Habip’in, Ümit’in ve O’nun teslim ettiği bayrağı “Gecesinde aç yatılmayan, gündüzünde sömürülmeyen bir dünya”yı kurarak taçlandıracağız.

Görüşmek üzere yoldaş. Hoşçakal.

Devrim halayında buluşmak üzere...

F. Çiğdem



Zor dönem devrimcisi Hatice Yürekli yoldaşı
mücadelemizde yaşatacağız!

“Ölenler döğüşerek öldüler
güneşe gömüldüler”

Tarihimizdeki önemli günler çoğunlukla ölümlerle anılır. 1 Mayıs, 8 Mart, Paris Komünü ölümlerle yer etmiştir belleklerimize ve yüreklerimize. 22 Nisan da sınıf devrimcilerinin belleğinde ve yüreğinde böyle bir yere sahiptir. 22 Nisan 2001’de Ölüm Orucu Direnişçisi Hatice Yürekli yoldaş, Habip ve Ümit yoldaşların yanına çekilerek, ölümsüzleşti.

Ölüm orucu direnişi devrimci iradenin sınanmasıdır!

20 Ekim 2000 tarihinde başlayan Ölüm Orucu Direnişi, hücreler hala yıkılamamış olsa da, siyasal olarak devrimcilerin kazanımlarıyla doludur. En önemli kazanım, devrimcilerin hücrelere konulsa da teslim alınamayacağının dosta ve düşmana gösterilmiş olmasıdır. Evet, hücreler hala yıkılamadı, ama faşist sermaye devleti de kazanamadı. “Devrimci irade teslim alınamaz!” sloganı bugün hücrelerde ete-kemiğe bürünmüş durumda.

Hatice yoldaş 22 Nisan 2001’de bu irade savaşında ölümsüzleşti. Hücre hücre ölümü karşılamak güçlü bir irade gerektirir. Hatice yoldaşın sergilediği güçlü devrimci iradenin kaynağı partisiydi.

Devrimci iradenin ölçütü devrimci pratiktir!

Ölümlerden çok sözediyor olmamız ölümü kutsadığımızdan değil elbette. Yaşam ölümden daha önceliklidir. Bu nedenle, nasıl ölündüğünden çok nasıl yaşandığına bakmak gerekir. Bu temelde Hatice yoldaşın yaşamı, ölümü gibi, zor dönem devrimciliği örnekleriyle doludur.

Hatice yoldaşın mücadeleye girme yılları, Habip ve Ümit yoldaşlar gibi, ‘90’ların başıdır. 12 Eylül yenilgisinin üzerine revizyonist kampta yaşanan çöküşün bindiği, tasfiyeciliğin yaygın olduğu yıllardır. Devrimciliğin moral açıdan epey zorlu olduğu bir dönemde, ayakta kalmak dahi zor dönem devrimcisi niteliğine sahip olmayı gerektirir. Tüm olumsuz etkenlere rağmen devrimci morali yüksek tutmak ise devrimci bilinç ve bilimsellikle mümkündür. Hatice yoldaş da Habip ve Ümit yoldaşlar gibi, devrimci bilinciyle ayakta kalmayı başaran zor dönem devrimcisiydi.

Partiye adadığı emekle güzelleşen devrimci irade

Hatice yoldaşın devrimci pratiği sıradanlığın çok ötesindeydi. Sürekli bir gelişme ve ilerleme içindeydi. Bu gelişme çalışma yürüttüğü alana da yansırdı. İstanbul’da tekstil alanında yürüttüğü çalışma, Tekstil İşçileri Bülteni’ne yansımıştı. Faaliyetteki coşkusunu ve ataklığını daha sonra başka alanlarda da yansıttı. Yani Hatice yoldaş neredeyse parti oradaydı. Emeğini partiden hiç sakınmayan her sınıf devrimcisi gibi Hatice yoldaşı da yücelten şehit düşme biçiminden çok, partiye hiç zorlanmadan ve zora sokmadan verdiği emektir. Hatice yoldaş partisinden ve mücadeleden emeğini hiç sakınmadı. Onu güçlü kılan da buydu. Onun için partiyi sahiplenmek, partiye harcanan emekle orantılıydı.

Bununla beraber Hatice yoldaş, sabırlı ve kararlı bir örgütçüydü. Bazı işler ters gittiğinde ya da aksadığında yılmazdı. O işi yapmanın bütün olanaklarını zorlayarak, yapmaya çalışırdı. Onun bu sabrı ve kararlılığı içselleştirdiği öz disiplininden kaynaklanıyordu.

Emekle partiyi sahiplenip emekle
Hatice yoldaşı yaşatacağız!

Habip ve Ümit yoldaşlar gibi zor dönem devrimcisi olarak Hatice yoldaşı da mücadelemizde yaşatacağız. Bu sözümüzün ete-kemiğe bürünmesi ise onların büyük bir emek verdiği partiyi sahiplenmekle olanaklıdır. Partiyi onlar gibi sahiplenip, emeğimizi sonuna dek mücadeleye adadığımızda devrim davası büyüyecek. İşte o zaman bu uğurda şehit düşen yoldaşlarımızı yaşatmayı başarabileceğiz.

Zor dönem devrimcisi olan Hatice yoldaşı devrimci pratiğimizle yaşatacak, tereddütsüzce uğruna ölümü kucakladığı kızıl bayrağımızı devrimin zaferiyle dalgalandıracağız.

M. Atak



Tecride ve devlet terörüne karşı
1 Mayıs’ta alanlara!

Bu ülke her dönem azgın saldırılar ve devlet terörü ile birlikte anıldı. Çıkarılan insan hakları ihlallerine ilişkin raporlar hep utanç belgesi olarak tarihte yerini aldı. Devrimci güçler bu baskı ve teröre karşı direniş odakları olarak durmayı başardılar.

19 Aralık katliamı ile birlikte hayata geçirilen tecrit ve F tipi uygulaması hüküm sürüyor. Şu anda aynı biçimde direniş de sürüyor. Kaba şiddet azalsa da, şiddetin en pervasızı olan yalnızlaştırma hiç aralıksız devam ediyor. Buna karşı devrimciler yaratıcılık örnekleri ile devrimci iradeleri ile dimdik ayakta duruyorlar. Onları böyle ayakta tutan nedir? Hiç kuşkusuz bilinçleri, iradeleri ve gelecek günlerin bizim olacağına olan inançları...

Devlet terörü Türkiye coğrafyasının her karışında, özellikle de Kürdistan’da hiç azalmadan hep varoldu. Bu Türkiye egemenlerinin ne kadar büyük bir korku içerisinde yaşayageldiklerinin de göstergesidir. Bu kadar baskıya dayalı bir rejim devasa masraf demektir. Bu, onların egemenliklerini sürdürebilmeleri için bir zorunluluktur. Türkiye, sınıfsal ve ulusal çelişkilerin çok güçlü olduğu bir coğrafya sert çatışmalara da gebe...

Önümüzde 2003 1 Mayıs’ı var. İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü. Bütün F tiplerinde ve diğer zindanlarda yoldaşlarımızın gözü kulağı o güne çevrilecek. O güne gereği gibi hazırlanabilmek ve katılabilmek bunun için de gerekli.

Devlet de kendi cephesinden her 1 Mayıs’a hazırlandığı gibi bu sene de hazırlanacak. Devletin hazırlıklarını boşa çıkarmak, zindanlardaki yoldaşlarımızın umutlarını çoğaltmak bizim ellerimizde. Devrim ve sosyalizm kavgamızda ölümsüzleşen yoldaşlarımıza layık olmak bizim ellerimizde. Gelecek güzel günleri yaratmak için yalnızca inat, kararlılık ve cüret gerekiyor.

F. Esin