19 Nisan '03
Sayı: 15 (105)


  Kızıl Bayrak'tan
  1 Mayıs'ta mücadeleyi yükseltelim!
  Özelleştirme, taşeronlaştırma ve kölelik yasasına karşı 1 Mayıs'ta alanlara!
  Gerici diktatörler ve diktatörlükler halkı temsil edemezler!
  Yağma ve talan emperyalizmin özüdür
  Emperyalist saldırganlığın yeni hedefi Suriye!
  Irak halkı emperyalist işgal ve talana boyun eğmiyor!
  Emperyalist saldırganlık ve işgale karşı gösteriler sürüyor...
  Kan koklayıp kâr kokusu alan leş kargaları!..
  Emperyalizmle işbirliğinin sonu özgürlük değil, utanç verici bir köleliktir!
  Emperyalist savaş kartışı eylemlerden...
  Kamuda TİS süreci başladı...
  Emperyalizme karşı mücadelenin engelleri ve bağımsız devrimci sınıf çizgisi
  Savaş medyası işbaşında!
  Kim bu üç-beş insan!
  İstanbul Sendikalar Birliği toplantısı üzerine...
  ESK toplantısı yapıldı
  Bir PETKİM işçisinden çağrı: Özelleştirmeye karşı mücadeleyi yükseltelim!
  Hatice Yürekli yoldaşın anısına...
  Dünyada emperyalist savaş karşıtı eylemlerden...
  Devrimci kimlikte ısrar ve kimlikte erozyon!..
  Acele polis aranıyor
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Emperyalizmle işbirliğinin sonu özgürlük değil, utanç verici bir köleliktir!

A. Azin

ABD emperyalizmi Irak’ı hedef tahtasına çaktığında, belli başlı Kürt akımları (PDK, YNK, KADEK) aynı çizgide buluştular. Dünya halkları emperyalist haydutların ilan ettiği uzun süreli petrol ve hegemonya savaşına karşı eyleme yönelirken, bu akımlar ABD saldırganlığını onaylar bir tutum içine girdiler. Ortak tema, ABD’nin Irak saldırısının mevcut statüko ve dengeleri bozacağı, Kürtler’in devletleşmesi için fırsatlar doğuracağı biçimindeydi. Dolayısıyla ABD’nin Irak’a yönelik saldırı planları desteklenmeliydi.

İçlerinden ikisi, PDK ve YNK, bu çizgiye uygun bir davranış sergileme olanağı buldu. Barzani ve Talabani ABD’nin saldırıyı hazırlama sürecinde organize ettiği “Irak muhalefeti” toplantılarının baş aktörleri oldular. Bush’un Irak’a uzanan eli olan Zalmay Halilzad, “muhalefeti” bağlayan açıklama ve toplantıların neredeyse tümünde Barzani ve Talabani’nin ortasına oturuyordu. Bu işbirlikçiler fırsat buldukça ABD’den beklentilerini dile getirdiler. Ancak Nazi faşizmiyle kıyaslanabilecek olan Washington’un kan emicilerine, başta da Bush hayduduna övgüler düzmekten de geri durmadılar.

ABD’nin bu iki işbirlikçiyi ileri düzeyde kullanması, Türk devletinden istenen savaş tezkeresinin kazaya uğraması sayesinde mümkün olabildi. Savaş tezkeresinin meclise gelmesi sürecinde PDK ve YNK ile işbirliğini esasta bir şantaj olarak kullandı. Türkiye’deki uşak iktidarın bugünkünden daha ileri bir düzeyde, bilfiil Kuzey cephesi açarak savaşa katılması durumunda, ABD Kürt işbirlikçilerine bu düzeyde bir rol vermeye gerek duymayacaktı. ABD’nin planı da bu yöndeydi. Ancak bu plan Türk egemenlerinin niyetli olmasına rağmen hayata geçmedi. Dünyayı parsellemeye soyunan haydut takımı, uşaklığın gereklerini ivedilikle yerine getiremeyen, ücret pazarlığını uzatan Türk devletini hizaya sokmak için de olsa Kürt işbirlikçilerine halihazırda oynadıkları aktif rolü verdi.

ABD, savaş süresince Irak’ın güneyinde arayıp da bulamadığını, Güney Kürdistan’daki iki işbirlikçi sayesinde Irak’in kuzeyinde fazlasıyla buldu. PDK ve YNK peşmergeleri, ABD birliklerinin komutası altında ülkelerinin işgal edilmesinin ayakçılığını yaptılar. Artık emperyalist savaş cephesinin askeri olmak gibi bir utançla anılacaklar. Sadece bu bile Kürt halkının ulusal kurtuluş davasına karşı işlenmiş affedilmez bir suç teşkil ediyor. Dünya halkları Güney Irak halklarının direnişine, örneğin ABD’nin hesaplarını boşa çıkarıp savaşın başından beri direniş yolunu seçen Şii Araplar’a ne denli sempatiyle bakıyor, bu direnişi ne denli destekliyorsa, Kürt akımlarının işbirlikçi tutumlarından da o denli iğreniyor.

Barzani ve Talabani, Amerikan emperyalizmine birlikte savaş ayakçılığı yaptıkları halde, o klasik ihanet örneklerinden birini sergilemekten de geri kalmadılar. Musul ve Kerkük’e girilene kadar birlikte hareket eden PDK ve YNK güçleri, söz konusu kentlere girildikten sonra birbirlerini suçlamaya, karşılıklı atışmaya başladılar. Mesut Barzani, o ana kadar Türk askerinin bölgeye girmesine kesinkes karşı çıktıklarını dile getiren, girmesi durumunda savaşacaklarını açıklayan kendisi değilmiş gibi, “gerekirse Türk ordusunu çağırır, YNK peşmergelerini Kerkük’ten birlikte çıkarırız” diyebildi.

Tarih bu iki akımın ihanetçi kimliğini fazlasıyla tescil etmiş durumda. Karşılıklı olarak zımnen kabul ettikleri dengelerde bir parça bozulma olduğunda Kürt ulusal kurtuluşunun başlıca düşmanlarından yardım istemekten zerrece utanmıyorlar. Mesela birinden biri bir adım öne çıktığında, diğeri ya Saddam rejiminden, ya Türk devletinden, en çok da ABD’den müdahale istemekte hiçbir mahzur görmüyor. Örneğin ‘96 güzünde, “YNK’nın sırtını İran’a dayaması karşısında PKK engelinden dolayı Türkiye’den istediği desteği alamayan PDK, çözümü katliamcı Bağdat rejimini müdahaleye çağırmakta buldu. Irak ordusu federe devletin başkenti olan ve Talabani’nin elinde bulunan Erbil kentine müdahale ederek, onu geçici olarak PDK’nın denetimine verdi.” (Kürt Ulusal Sorunu-2, Eksen Yayıncılık, s.358) ‘97 baharında ise Barzani bu kez Güney Kürdistan’ı işgal etmesi için sömürgeci Türk devletini davet etmişti. (Haziran ‘94-Haziran ‘97 tarihleri arasında yazılmış bir dizi makaleden oluşan “Kürt Ulusal Sorunu-2” başlıklı derlemenin Güney Kürdistan başlıklı bölümü bu iki akımın ihanetlerini sergiliyor. Yakın tarihle ilgilenenler burada, PDK ile YNK arasındaki sürtüşme ve çatışmanın, bu iki akımın PKK’ye saldırmasının, bu arada ABD, Irak ve Türkiye ile geliştirdikleri işbirlikçiliğin sayısız örneğiyle karşılaşacaktır.)

Son yirmi yılda yaşanılanlar göstermektedir ki, bu işbirlikçiler bugünkü etkinliklerini devrimci mücadelesi döneminde PKK’ye silah doğrultarak edinmişlerdir. Buna emperyalist efendiler tarafından desteklenmiş, bugünkü ayrıcalıklarla ödüllendirilmişlerdir de denilebilir.

Yeri gelmişken tarihsel bir gerçeğin altını çizelim. ABD’nin vesayeti altında “federe” ya da güya bağımsız bir Kürt devleti kazanım mıdır değil midir sorunundan bağımsız olarak, bugün Güney Kürdistan’da ulusal haklar bağlamında bir gelişme varsa, bu işbirlikçi burjuva-feodal ağaların değil, esas olarak zamanında PKK’nin devrimci bir çizgide yükselttiği özgürlük mücadelesi sayesinde mümkün olmuştur. Kürt ulusal sorununu dünya kamuoyunun gündemine sokan, Kuzey Kürdistan’ın yoksul köylülerinin, emekçilerinin, aydın gençlerinin silahlı direnişi ve serhıldanlarıdır. ABD, AB gibi emperyalist odakların kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için de olsa bugünkü düzeyde sorunun etrafında dönmeleri de, böylesine gündemleşmiş olmasından ileri gelmektedir PKK’nin önderliği şahsında yaşadığı utanç verici teslimiyet ve KADEK’e evrilme süreci bu gerçeği hiçbir şekilde değiştirmez.

Kürt burjuva-feodal mülk sahibi sınıfların siyasal temsilcileri olarak Güneyli işbirlikçi akımların sorunu Kürt ulusunun özgürlüğü değil kendi, sınıfsal çıkarlarının güvenceye alınması olmuştur hep. Bugün de böyledir. Sınıfsal konumlarından kaynaklı olarak başından itibaren sırtlarını hep emperyalistlere yasladılar. Emperyalistler tarafından sonu katliamlarla biten aldatılmalara, kullanılmalara rağmen, emperyalizmin aleti olmaktan vazgeçmediler. Şimdi de aynı şeyi yapıyorlar.

Burjuva-feodal ağalar Kürt işçi ve emekçilerinin ulusal özgürlük davasına yarar sağlamak bir yana, onun önündeki aşılması gereken engellerdir. Zira emperyalizm çağında ulusal sorunun tek devrimci çözümü, emekçi halkın çıkarına olan tek gerçek ve kalıcı çözümü, emekçi sınıfların önderliğinde bir mücadele ile mümkündür. Geçtiğimiz yüzyılın deneyimleri bunu defalarca kanıtlamıştır.

Tabii ki ulusal sorunun çözümünü emperyalizmle işbirliğinde görenlerden bunu gözeten bir tutum almalarını beklemiyoruz. Onlar günümüzde, her ne suretle olursa olsun burjuva-feodal sınıfların çıkarlarını güvenceleyecek bir Kürt devletinin kurulmasını, ulusların kendi kaderini tayin hakkının kullanılabilmesinin tek “reel politik” yolu olarak görüyor olmalılar. Bu onlara göre bir “kazanım” gibi görünebilir. Komünistler olarak elbette emperyalizmin vesayetinde ayrı bir Kürt devleti kurulamayacağını söyleyecek değiliz. Ama böyle bir “çözüm”ü desteklememiz, onaylamamız da elbette beklenemez. Zira böylesi bir “çözüm”, tümüyle Kürt işçi ve emekçilerinin gerçek devrimci çıkarlarına aykırıdır ve dahası onların devrimci dinamiklerini boğmaya yönelikti. Böyle bir durumda komünistlerin tutumu, Kürt emekçilerini devrimci çözüme kazanma, bu doğrultuda örgütleyip mücadeleye kanalize etme doğrultusunda olacaktır.

Bu çerçevede Kürt işçi ve emekçilerine, Kürt gençlerine yönelik son sözü ise yeni çıkan bir kitaba (Dünya, Ortadoğu ve Türkiye) bırakıyoruz:

“Dünya ölçüsünde ve özellikle de bugünün Türkiye’sinde sosyal mücadelenin ve dolayısıyla devrimci hareketin zayıflığı, Kürt akımlarının emperyalizmin ve siyonizmin tuzağına düşmelerine ve aleti haline gelmelerine uygun bir zemin oluşturmaktadır. Bu zeminin dışında kalanlar, tarihsel ve sınıfsal bir bilinçle hareket etmeyi başararak soluklu davranabilenlerdir. Yazık ki bunlar halihazırda çok küçük bir azınlığı oluşturmaktadırlar. Fakat geleceği onlar temsil etmektedirler. Emperyalizmle iş ve kader birliği, hiçbir yerde halklara özgürlük ve bağımsızlık getirmemiş, fakat istisnasız her yerde onları yeni biçimler içinde ağır ve utanç verici bir kölelikle yüzyüze bırakmıştır. Kürt hareketinin kendi yakın geçmişinde ise bu tutum, kitlesel acı ve yıkımlara yol açan ağır felaketlerle snuçlanmıştır. Bugün tüm umutlarını emperyalizme bağlayanlar daha düne kadar bütün bunları biliyorlardı, bugün ise bunları modası geçmiş boş lakırdı sayıyorlar.” (Eksen Yayıncılık, s.402)