05 Ocak '02
Sayı: 01 (41)


  Kızıl Bayrak'tan
  Düzenin iflası ve Türkiye'nin devrimci geleceği...
  Aşılamayan sendikal ihanet barikatı
  Faşist baskı, terör ve katliamların boyutlandığı bir yıl
  Milyonlarca emekçinin kanı, emeği ve geleceği pazarlanacak!
  Azami sefalet ücreti belirlendi
  Gençlik hareketinin politizasyonu artıyor
  Barbarlık ya da sosyalizm!..
  2001: Emperyalizme köleliğin pekiştiği, sosyal yıkımın derinleştiği yıl
  Anadolu Yakası Liseli Gençlik Platformu Bülteni'nden...
  Özgürlük ve sosyalizm 21. yüzyıla damgasını vuracak!..
  Arjantin'in iflası ve Türkiye
  İşçi Kültür Evleri'nin etkinliklerinden...
  Emperyalizme karşı direniş sürüyor!..
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Anadolu Yakası Liseli Gençlik Platformu Bülteni’nin
2. sayısından...

Sesleniş/2

Engin okyanuslara ulaşmak için!..

Sermaye devletinin ardı arkası kesilmeyen saldırıları ve bundan kaynaklı sorunlar yüzünden ailelerimiz en ufak bir tepki gösterdiğimizde bile, “aman oğlum yapma, kızım sen sakın bulaşma, sana dokunmayan yılan bin yaşasın” vb. lafları sık sık söylerler. Peki o yılan size hiç dokunmadı mı? Ya da çoktan soktu da, biz de başkalarını sokmaya hazırlanan yeni yılanlar mıyız?

Bu ve benzeri sorunlar, sermaye devletinin fütursuz saldırıları altında bunalan, çelişkiye düşen ve çaresizlik içinde bir an için kendini yol kenarında biriken zift içinde hapsolmuş su damlacığı gibi hissedenlerimiz olmuştur. Peki bu kadar kabul edilir insani taleplerimiz için mücadele etmemiz karşısında ailelerimiz neden bize baskı uygular?

Bu soruya cevap vermeden önce kapitalizmin işleyişini biraz da olsa bilmemiz gerekecek. Kapitalizm ve sömürücü sermaye sınıfı tüm insanlığı insani değerlerden uzak tutmak, kendi kurallarına uygun yaşayan insan tipolojisi yaratmak ister, insanları insanlıktan çıkarır. Gazetesiyle, TV’siyle, okuluyla, futboluyla, barıyla kendi yoz kültürünü insanlara, özellikle de genç kuşaklara dayatmaktadır. Ailelerimiz de doğal olarak o zift birikintisi içinde kuşaklardır kalmanın etkisiyle kendilerini zift birikintisi içinde hissetmekteler. Doğal olarak bizden de o zift birikintisi gibi davranmamızı, zift içinde kendimize çözüm aramamızı söylerler. Bizim söylediklerimize o kadar yabancılaşmışlar ki, yapmak istediklerimiz onlara bir ütopya, bir hayal gibi geliyor. Bizim eksiğimiz, onlara bütün gerçekleri esnek bir tarzda döne döne anlatamaaktır. Bu konuda ısrarcı olamamaktır. Bileşimimizin H2-O olduğunu, ziftle uzaktan yakından bir ilgimiz olmadığını, bizim berrak ve saf, ziftin ise siyah ve iğrenç bir görüntüsü olduğunu herşeye rağmen anlatmalıyız.

Bir an için Spartaküs’ü düşünün. Köleyken ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Kendisi gibi kölelerle birleşip mücadele ettiğinde, kafa olarak, düşünce olarak artık o bir köle değil özgür bir insandı. Spartaküsler belki köle sahiplerini yenip, kölelik sistemini ortadan kaldıramadılar, ama kendilerinden sonraki kuşaklara bunu nasıl gerçekleştireceklerini gösterdiler. Geleceğe iyi bir miras bıraktılar.

Bizim de bugünkü efendileri nasıl yıkacağımız, onların aşağılık düzenlerinin yarattığı tüm sorunları mevcut durumda nasıl çözümleyeceğimiz açık. Bizde eksik olan tek şey ise, bir an önce o bilgileri öğrenip döne döne ailemize, çevremizdeki arkadaşlarımıza anlatmak. Peki neden öğrenip de anlatmıyoruz? İlk önce biz de kapitalist sistemin yoz kültüründen etkileniyoruz tabii ki. İkincisi ve en önemlisi korkuyoruz. Peki neden ve niçin?
Şu gerçeği görüyoruz; birileri bunun çabasını veriyor. Yani yol kenarında çok cılız, çok yavaş ve az da olsa bir su akıyor. Bizim ise aklımızda hep şu önyargı var. Eğer şimdi şu ziftten kopup o arkadaşlara katılırsak, bu kavurucu güneş altında zafere ulaşmadan buhar olup yiteriz. Peki hiç düşündün mü, senin gibi çelişkileri olan binlerce damla var. Belki de birleşirseniz, suyun akışını biraz daha hızlandırabilir, belki bir zift güruhunu sudan söküp atabilirsiniz. Belki su biraz artınca öbür damlacıklar da bundan cesaret alıp aramıza katılacaklar. Fakat unuttuğunuz en önemli nokta ise buhar olup yok olma yanılgısıdır.

Buharlaşan damlacıklar gökyüzüne yükselir ve bulutlar arasında yerini alır. Bulut belirli bir yoğunluğa kadar buhar alır. Diğer bulutlarla çakışması halinde ise şimşek çakar ve yağmur yağmaya başlar. Ne kadar çok buhar o kadar çok yağmur demektir. Gördünüz mü! Buhar olup gitti dediklerimiz bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla tekrar aramıza döndüler. Bir yanında annen bir yanında baban, onlar da bu akışa katıldılar. Hani ne yaparsak yapalım onlar gelmezlerdi? Hani onlar bizi hiç anlamazlardı? Dağılan o zift güruhundan sonra gerçekleri gördüler. Artık onlar da bugüne kadar yaptıkları hatanın farkına varıp, oluşturduğumuz coşku seline katılıyor, önüne çıkan bütün zift birikintilerini dağıtmak için koşuyorlar.

Bak şu ilerdekini görüyor musun? O Hatice! Bak bu da Habip! Ümit’i mi soruyorsun? O yine en önde, daha bir coşkun, daha bir hırslı koşuyor. Çaresizlik içinde ziftten medet umanları kurtarmak için alçak zift birikimine ilk darbeyi yine onlar vuruyorlar. Ve yine haykırıyorlar: “Zafere koşuyoruz yoldaşlar”! Hani ölmüşlerdi? Biz dememiş miydik gidenler geri dönecekler diye. Önce bir dereye varıyoruz, sonra bir nehire, oradan bir denize ve son olarak artık engin okyanuslardayız. O muhteşem görüntü karşısında ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Çünkü ilk kez bu kadar çok su damlasıyla bir aradayız. Nereye gidersen git, her tarafta su damlası. Bunların hepsi bizden.

Şimdi kafanızdaki bütün tabuları yıkın, bütün kaygılarınızı bir tarafa bırakın, şu soruma cevap verin. “Bir doğa olayı olan yağmurun yağmasını kim engelleyebilir”!..

Üniversiteye hazırlanan bir ALGP’li



Güç birliktedir, örgütlülüktedir!

Bizlere her zaman “oku da kendini kurtar”, “babana bile güvenme, seni senden başka kimse düşünmez” derler. Daima bireysel kurtuluştan söz ederler. Halbuki hayata atıldığımızda bu söylenenlerin gerçekle bağdaşmadığını görürüz.

İşten atmalara karşı birlik olup direnen işçiler, YÖK’e, polise, paralı eğitime karşı gösteri yapan öğrenciler bize kısa zamanda birliğin, örgütlü güç olmanın ne anlama geldiğini öğretirler.

Peki hiç yaşları 8 ile 15 arasında değişen çocukların sendika kurup bir diktatörlüğe diz çöktürdüğünü duydunuz mu? İlk duyduğunuzda imkansız gibidir. Ama bu Uruguay’da yaşanmıştır.

“Müvezzi”ler, yani gazete satan çocuklar kendilerinden yaşça büyük bir gazetecinin de yardımıyla haklarını korumak için sendika kurmuşlar. Diktatör Terra’nın yalan-yanlış düzmece haberlerini yazan bir gazeteyi satmaya zorlanan bu çocuklar buna karşı durmuş ve hatta satanları da engellemişler.

Bu “küçük veletler”e işkence yapılmış, hapise atılmış, ama yine de onlar gazeteyi sattırmamışlar. İktidardaki diktatör ne yaptıysa olmamış ve sonunda sendikayı kabul etmek zorunda kalmış.

Bu çocuk sendikasının icraatları bununla da sınırlı değil. Sendika, üye olan her çocuktan her ay cüzi bir miktar para alıyor. Bu para ile bir bina satın alınıyor. Oyun sahası, top sahası vb. bulunan bu binada yorulan, hastalanan çocuklar istirahat ettiriliyor. Hastalanan çocuk iş yapamadığı için sendika tarafından ona günlük olarak belli bir miktar para da veriliyor. Ve hatta tramvaydan ya da arabadan düşüp sakatlanan, iş yapamayan çocuklara sendika tarafından kalıcı bir gazete bayii tahsis ediliyor.

Nasıl, belki de inanamadınız değil mi? Ufacık çocuklar sendika kurup sorunlarına çözüm buluyorlar. Onlar bu gücü nereden alıyor biliyor musunuz? Birlikten ve örgütlü güç olmaktan. Bizler de birlik olabilirsek tüm sorunların üstesinden gelebilir, tüm engelleri aşabiliriz. Bu bilinçle hareket etmeliyiz. Çünkü “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

Haydarpaşa Meslek Lisesi’nden bir öğrenci