05 Ocak '02
Sayı: 01 (41)


  Kızıl Bayrak'tan
  Düzenin iflası ve Türkiye'nin devrimci geleceği...
  Aşılamayan sendikal ihanet barikatı
  Faşist baskı, terör ve katliamların boyutlandığı bir yıl
  Milyonlarca emekçinin kanı, emeği ve geleceği pazarlanacak!
  Azami sefalet ücreti belirlendi
  Gençlik hareketinin politizasyonu artıyor
  Barbarlık ya da sosyalizm!..
  2001: Emperyalizme köleliğin pekiştiği, sosyal yıkımın derinleştiği yıl
  Anadolu Yakası Liseli Gençlik Platformu Bülteni'nden...
  Özgürlük ve sosyalizm 21. yüzyıla damgasını vuracak!..
  Arjantin'in iflası ve Türkiye
  İşçi Kültür Evleri'nin etkinliklerinden...
  Emperyalizme karşı direniş sürüyor!..
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
2001 yılında sınıf hareketi...
Aşılamayan sendikal ihanet barikatı

Geride kalan 2001 yılına sınıf hareketi üzerinden baktığımızda, iki temel olgu öncelikle göze çarpmaktadır.

Bunlardan birincisi, sermayenin yürüttüğü emperyalizm patentli saldırı politikalarının önceki yıllara göre görülmemiş ölçüde şiddetlenmesidir. Nitekim bu politikaların pervasızca hayata geçirilmesi sonucunda işçi ve emekçi yığınlar büyük bir ekonomik ve sosyal yıkım altında kalmışlardır.

Sözünü ettiğimiz diğer temel olgu ise, sınıf ve emekçi hareketinin bu saldırıları püskürtmek için hemen hiçbir şey yapamamış olmasıdır. Yaşama geçirilen bir dizi eylem ve sayıları sınırlı bir takım mevzi direnişler, saldırılara karşı koymak ve sermayeye geri adım attırmak konusunda fazlasıyla yetersiz kalmıştır.

Yeni bir yıla girerken bizleri özellikle ikinci olgunun ne anlama geldiği ilgilendirmektedir. Zira geçmiş yılda yaşanan bu durgunluk ve eylemsizlik tablosunu doğuran nedenleri anlamadan önümüzdeki dönem hakkında konuşmak mümkün olmayacaktır. O nedenle sınıf hareketi üzerinden geçmiş dönemi değerlendirirken, yaşanan gelişmelerin bir bilançosunu çıkarma yoluna gitmeyeceğiz. Asıl ilgimizi bütün bir yıl boyunca yaşananların ortaya koyduğu temel olgulara vereceğiz.

Büyük saldırı büyük yıkım

Bundan sadece üç ay önce SY Kızıl Bayrak sayfalarında yapılan bir değerlendirmede, sermayenin saldırısının boyutları ve emekçi yığınların bu nedenle ödedikleri fatura şöyle özetleniyordu:

“Sadece Şubat krizinin ve son 8 aydır uygulanan Derviş programının faturası, en kaba rakamlarla, iki milyona yakın işsiz ve çalışanların yüzde 80’lere varan oranda yoksullaşması olmuştur. Ekonomi yüzde 10’lar civarında daralmış, tarımsal üretim önemli ölçüde tasfiye edilmiştir. Çıkarılan yasalarla sosyal haklar daraltılmış emekçilerin örgütlenmesine yeni sınırlar konulmuştur. Ülkenin bütünüyle emperyalistlerin yağma ve sömürüsüne açılması, tüm zenginliklerin büyük bir pervasızlıkla sermayeye peşkeş çekilmesi, her türlü vurgun ve talanın önünün sistematik bir şekilde açılması, bu tabloyu tamamlamaktadır.” (SY Kızıl Bayrak, 2001/32, 27 Ekim ‘01)

Ekim ayından bu yana işsizlik ve yoksulluk daha da derinleşti. Bu kez krizin yanısıra emperyalist savaş tehdidinin yarattığı durgunluğu da bahane eden patronlar birçok işletmede işçilere toplu çıkış verdiler. Ücret ödemelerinin durdurulduğu ya da fazla mesai paralarının ödenmediği fabrika sayısı arttı. Halkın tükettiği temel mal ve hizmetlere yapılan fahiş zamları ve asgari ücretteki göstermelik artışı da yılın son aylarındaki saldırılara ekleyebiliriz. 2002’ye dönük hazırlıklara ve yılbaşından sonra gündeme gelecek saldırılara ise değinmiyoruz bile.

Sınıfın tepkisi 2001’de de
sendikal ihanet barikatını aşamadı

Bu saldırılar karşısında işçi ve emekçiler cephesinden anlamlı bir karşı koyuş ortaya konulamadı. Elbette bu işçi ve emekçilerin sermayenin uyguladığı politikaları haklı ve meşru gördüğünü, bu nedenle de sesini çıkarmadan sineye çektiğini göstermiyor. Tam tersine, 2001 yılında uygulanan saldırı politikalarının yolaçtığı ekonomik kayıplar ve sosyal tahribat işçi ve emekçi yığınlar içerisinde büyük bir tepki ve hoşnutsuzluk yarattı. Düzene ve düzen politikacılarına, İMF politikalarına tepki ve güvensizlik hiç olmadığı ölçüde arttı. Mücadele isteği yaygınlaştı. Buna rağmen neden ortaya bir tepki konulamadığını 2001 yılı içerisinde yaşanan örneklerden giderek görelim.

Şubat krizini takip eden aylarda işsizlik ve yoksulluğun yaygınlaşmasına paralel olarak işçi ve emekçilerin öfke ve tepkisi de artmıştı. Fakat ortaya çıkan mücadele potansiyeli sendika bürokratlarının ustaca manevralarıyla boşa çıkarıldı.

Sendikal ihanet çeteleri Şubat krizinden sonra çığ gibi büyüyen tepkiyi göğüslemek için “Emek Programı” tartışmalarının önünü açtılar. Keskin bir söylemle bu muğlak programı işçi ve emekçi hareketine maletmeye çalıştılar. Bu konuda liberal reformist EMEP’ten küçümsenmeyecek bir destek gördüler. Sonuçta da istediklerini büyük ölçüde gerçekleştirdiler. Bir-iki hava boşaltma eyleminden sonra bu çeteler birden bire “Emek Programı”nı unuttular. Böylece, programa bağlanan umutların sönmesi üzerinden, sınıf hareketininin eylem isteğini boğdular.

Bir başka örnek. Kamu TİS’lerinde sermayenin ağır hak gasplarını ve komik ücret zamlarını dayatması kamu işçileri içerisinde büyük bir rahatsızlığa neden olmuştu. Kamu TİS’leri üzerinden saldırılara yanıt verilmesi sınıf hareketinin soluk almasını sağlayabilecek önemli bir olanaktı. Fakat bir kez daha tabanın öfke ve tepkisi sendikal ihanet barikatına; sendikacıların ayak oyunlarına ve manevralarına takıldı. Tabandaki rahatsızlığın örgütlü bir tepkiye dönüşmediğini gören Bayram Meral ve avanesi, yürütülen gizli pazarlıklar sonucunda kamu TİS’lerini sattı.

Daha yakın döneme gelelim. 11 Eylül’den sonra iktisadi-sosyal yıkım saldırılarına ülkenin emperyalist savaşa sürüklenmesi tehlikesi de eklenmişti. Öte yandan sermaye krizin yanısıra savaşı da bahane ederek hayli ağır bir yeni saldırı programı oluşturmaya, buna uygun bir bütçe yasası hazırlamaya girişmişti. Yeni saldırı planı, yüzbinlerce kamu çalışanının zorla emekli edilmesini, kıdem tazminatı ve ikramiye gibi hakların kuşa çevrilmesini, özelleştirmelerin hızlandırılmasını, buna karşılık savunma harcamalarının arttırılmasını vb. içeriyordu. Bütün bunlar bir kez daha işçi ve emekçiler arasında emperyalist savaşa ve sermayenin saldırılarına karşı tepkinin yoğunlaşmasına, sendikalara dönük taban basıncının güçlenmesine yol açmıştı. Sendikal ihanet çeteleri bir kez daha görevin kendilerine düştüğü bilinciyle hareket ettiler.

Önce DİSK ve KESK harekete geçtiler. 9 Kasım’da Ankara’da mitingle sona erecek bir yürüyüş başlattılar. Yürüyüşün güçlü bir katılıma sahne olmaması için her tedbiri baştan almışlardı. Sadece belirlenmiş temsilciler yürüyecekti. Buna rağmen yürüyüş kolları birçok kentte kalabalık işçi grupları tarafından karşılandı ve uğurlandı.

Hemen peşinden Türk-İş’in önderliğindeki Emek Platformu sahneye çıktı ve bir eylem programı açıkladı. “Emek Programı”nı ortaya atıp kaçtığından beri aylardır ortalıkta görünmeyen Emek Platformu, gene hükümeti ve İMF’yi zehir zemberek açıklamalarla eleştiriyor, onları işçi ve emekçileri genel greve davet etmekle suçluyordu. Nitekim EP’nin açıkladığı eylem takviminde (ne zaman yapılacağı sır gibi saklansa da) genel greve de yer verildi.

DİSK ve Türk-İş bir yandan eylem takvimi açıklıyorlar, diğer yandan ise bu eylemlerin güçlü geçmesi için gerekli her türlü çabadan ısrarla kaçınıyorlardı. Sonuçta hem DİSK’in Ankara yürüyüşü, hem de EP’in düzenlediği 1 Aralık mitingleri belli bir katılıma rağmen beklenenden zayıf geçti. Sendikal ihanet çeteleri taban tepkisinin örgütlü bir basınca dönüşemediğini görünce bir kez daha söylediklerinden hızla çark ettiler. Saldırıların devam etmesine ve emperyalist savaş tehdidinin güncelliğine rağmen eylemler bıçakla kesilmişçesine durdu. “Hükümet bizi genel greve davet ediyor” diye dolanan hainler genel grev lafını ağızlarına dahi almaz oldular.

“Halihazırda sınıfın ve emekçilerin elindeki en derli toplu örgütlenmeler sendikalardır. Fakat bu sendikalar belli istisnalar dışında burjuvazinin denetimindedirler ve sınıfın mücadele ihtiyaçlarına yanıt vermekten bir hayli uzaktırlar. İşçi sendika konfederasyonlarının başındaki ajan takımı ise doğrudan doğruya sınıf hareketini dizginleme misyonuyla hareket etmektedir.

“İşçi ve emekçi yığınları son yıllarda sayısız kez sendikal ihanet çeteleri tarafından satılmışlar, aldatılmışlar veya en kritik anlarda yüzüstü bırakılmışlardır. Sendikal korucuların gerçek yüzünü sayısız kez görmüşler ve onlardan umutlarını kesmişlerdir.” (SY Kızıl Bayrak, 2001/32, 27 Ekim ‘01)
Yinelemek pahasına bir kez daha vurgulayalım. Geride bıraktığımız 2001 yılında sınıf hareketinin başındaki en büyük sorun, sermayenin saldırılarının yanısıra bir türlü aşılamayan sendikal ihanet barikatı olmuştur. Sendikacılara duyulan derin güvensizlik, son eylemlerin de gösterdiği gibi, sendikalara ve sendikal örgütlenmeye olan inancı da aşındırmıştır. Sınıf kitlelerine sermayenin saldırılarına karşı duyulan öfke ve tepkinin yanısıra umutsuzluk, güvensizlik ve bir şey yapamamanın beslediği çaresizlik hakim olmuştur.

Mevzi eylem ve direnişler de
sendikal ihanete takıldı

2001 yılında uzun süreli ve nispeten etkili olan iki mevzi direniş yaşandı. Bunlardan biri İzmir-Sümerbank, diğeri ise İstanbul-Aymasan direnişiydi.

Her iki direnişte de işçilerin üyesi olduğu sendikaların eylemi sırtlamak konusunda yaptıkları hatalar, sergiledikleri eksiklikler vardı. Hatta Sümerbank direnişinin bitirilmesinde sendikanın izlediği yanlış tutum hayli kritik bir rol oynadı. Fakat bizim sözünü etmek istediğimiz bu değil.

Bilindiği gibi mevzi direnişlerin belli bir yaptırım gücüne ulaşması için, kısa zamanda o çevredeki ya da kentteki sınıf bölüklerinin desteğini kazanması gerekir. Tersinden ifade edersek, bir mevzi direniş sınıfın ne kadar geniş bir kesimi tarafından eylemli bir tarzla sahiplenilirse o kadar güçlenir. Sınıf dayanışması örülmediği takdirde, mevzi direnişlerin amaçlarını elde edebilmesi zor hatta imkansız hale gelir. Etkin bir sınıf dayanışmasının örülmesi de bugünkü koşullarda asıl olarak sendika merkez ve şube yöneticilerinin elindedir.

Kestirmeden söyleyebiliriz ki, sendika bürokratları tüm tersi yönde söylemlerine rağmen bu her iki mevzi direnişe karşı sorumluluklarını yerine getirmemişler, direnişçi işçileri sermayeyle başbaşa bırakmışlardır.

Tensikatlara karşı gelişen kimi direnişlerde ise direnişi kırmanın onursuzluğu doğrudan sendikal ihanet çetelerine aittir. Örneğin Pirelli’de toplu işçi çıkarmaya karşı direnişe geçen işçileri jandarma gelecek diye korkutmaya çalışmak ve fabrikayı boşaltmaları için onlara dil dökmek bu uşak takımına kalmıştır.

Sendikal ihaneti aşamamanın
gerisinde sınıfın örgütsüzlüğü var

Bu anlatılanlardan, sendikal ihanet çeteleri kenara çekilirlerse eğer sınıf hareketinin anında yükseleceği gibi bir anlam çıkartmamak gerekir. Böyle yaparsak eğer, o ihanetçi çetenin sendikaların tepesinde durmasına yol açan gerçek sorunu gözardı etmiş oluruz. Sendikal ihanet çetelerinin bugün sınıfın başına musallat olmasının gerisinde çok daha temelli bir sorun bulunmaktadır. O da sınıf kitlelerinin bilinç ve örgütlenme düzeyinin alabildiğine zayıf olmasıdır.

Türkiye’de işçi sınıfının sadece yüzde 15 kadarı sendikalıdır. Gerisi tümüyle örgütsüzdür. Bir sendikaya üye olanlar ise, o sendikanın işleyişi üzerinde söz sahibi olmaktan tümüyle mahrumdur. Bunun bir nedeni sermayenin işçi sınıfının örgütlenmesine karşı yürüttüğü sistemli çabadır. İşçilerin örgütlenme haklarını gerektiği gibi kullanmaları konuyla ilgili yasalar tarafından engellenmektedir. Fakat en az bunun kadar önemli bir diğer neden, işçi yığınlarının örgütlü mücadele konusunda gerekli bilinçten ve bu alanda yaratılmış bir mücadele geleneğinden yoksun olmalarıdır.

Sendikaların tepesinde işçi sınıfından kopuk, doğrudan doğruya sermayeye hizmet eden ihanet çetelerinin bulunması bu sayede mümkün olmaktadır. Fakat bu sorun öyle bir çırpıda çözülecek cinsten değildir. Doğru bir politikaya dayalı ilkeli ve soluklu bir çalışmayla işçi sınıfı, öncelikle de onun en ileri unsurları olan öncü işçiler örgütlenip mücadeleye çekilebildiği ölçüde bu sorunu aşmanın zemini de yaratılmış olacaktır. Geride bıraktığımız 2001 yılı şimdilik bir hayli sınırlı da olsa sınıf devrimcilerinin çabalarıyla ortaya konan bu doğrultuda girişimlere de tanıklık etmiştir.

Sınıfı örgütlemenin bir aracı
olarak öncü işçi platformları deneyimi

2001 yılının hemen başında sermayenin kapsamlı saldırıları ve cezaevlerinde devrimcilere dönük gerçekleştirilen katliam gündemin en ön sıralarındaydı. Her iki saldırının da doğrudan muhatabının işçi ve emekçiler olduğu açıktı. 2001 yılında gelişecek saldırılara ancak işçi sınıfı ve emekçiler anlamlı bir yanıt verebilirlerdi. Fakat bunun için içinde bulundukları örgütsüzlüğü aşmaları, güçlerini birleştirmeleri gerekiyordu. Sendikalar sınıfın örgütleriydi, fakat bugün için sermayenin denetimindeydiler. O halde işçi sınıfının örgütlenme çabası sermayeden ve sendikal bürokrasiden bağımsız olmalı, bununla birlikte sendikaları sermayenin elinden çekip alma ve onları sınıfın örgütleri haline getirme amacını da gözetmeliydi.

Böylesi bir değerlendirmenin üzerinden sınıf devrimcisi işçiler ilk önce İstanbul’un Avrupa yakasında bir dizi toplantı örgütlediler. 2001 yılı Ocak ayında geniş katılımlı son toplantıda da Öncü İşçi İnisiyatifi’ni kurdular. Şubat krizini takip eden aylarda ise İstanbul’un Anadolu Yakasında ve Ankara’da benzer adımlar atıldı. Aynı amaca dönük çalışmalar başlatıldı. Taban örgütlülüklerinin yaratılması çabası, sınıf devrimcilerinin 2001 yılında sınıfa dönük müdahalelerinin önemli bir parçası haline geldi.

Geçmiş deneyimlerimizden öğrenerek
geleceği kazanalım!

Sermaye 2002 yılına bir yeni saldırı programı hazırlamış olarak giriyor. Yüzbinden fazla kamu çalışanının zorla emekli edilmesi, kıdem tazminatı hakkının sınırlandırılması, geçen yıl bitirilemeyen büyük özelleştirmelerin (Telekom, THY, TEKEL, enerji santralları vb.) tamamlanması, tarımda destekleme fiyatlarının birkaç ürün dışında tümüyle kaldırılması, bu saldırı planının başlıca maddelerini oluşturuyor.

Ayrıca son niyet mektubunda belirtildiği gibi, ücret ve maaşların daha da aşağı çekilmesi, bu Şubat’ta ödenmesi gereken kamu TİS farklarının üstüne yatılması, gene Şubat ayından itibaren ödenmesi gereken nemaların ödenmemesi de hükümetin planları arasında. Bu yıl yapılacak özel sektör TİS’lerini ise hükümet, patronlar ve sendika ağalarının oluşturduğu Ekonomik Sosyal Konsey’de bağlamayı düşünüyor.

Devletin bu yıl geçen yılın 1.5 katı vergi toplamayı hedeflediğini, bu nedenle yılbaşında bir takım yeni vergilerin uygulamaya sokulmuş olduğunu, temel tüketim maddelerine yapılan zamların ise soluklanmadan devam edeceğini yeri gelmişken ekleyelim.

İşçi ve emekçiler nezdinde hiçbir güvenilirliği kalmayan sermaye iktidarı tüm bu planlarını yaşama geçirme konusunda sadece iki temel aracına güveniyor. Bu temel araçlar, sendikal ihanet barikatı ve devlet terörüdür. Sermaye işçi ve emekçilerin gücünü bölüp dağıtmak, mücadelesini boğmak için bir kez daha sendikal ihanet çetelerini ortaya salacaktır. Fakat onların başarısız kalmaları ihtimalini de düşünerek polisini, jandarmasını, sivil faşistleri vb. hazır tutacaktır.

İşçi ve emekçi hareketi yeni yılda geçmişin derslerini gözetmek ve adımlarını buna göre atmak durumundadır. Sınıfın örgütlenme ve bilinç düzeyinin yükseltilmesi ihtiyacı geçen yılki deneyimlerimizin öğrettiği en önemli derstir. Bunun ortadan kaldırılması ise, sendikal bürokrasiden bağımsız taban örgütlerinin yaratılmasına, yaygınlaştırılıp güçlendirilmesine bağlıdır. 2002 yılının görevlerine bu gözle de bakılmalıdır.