05 Ocak '02
Sayı: 01 (41)


  Kızıl Bayrak'tan
  Düzenin iflası ve Türkiye'nin devrimci geleceği...
  Aşılamayan sendikal ihanet barikatı
  Faşist baskı, terör ve katliamların boyutlandığı bir yıl
  Milyonlarca emekçinin kanı, emeği ve geleceği pazarlanacak!
  Azami sefalet ücreti belirlendi
  Gençlik hareketinin politizasyonu artıyor
  Barbarlık ya da sosyalizm!..
  2001: Emperyalizme köleliğin pekiştiği, sosyal yıkımın derinleştiği yıl
  Anadolu Yakası Liseli Gençlik Platformu Bülteni'nden...
  Özgürlük ve sosyalizm 21. yüzyıla damgasını vuracak!..
  Arjantin'in iflası ve Türkiye
  İşçi Kültür Evleri'nin etkinliklerinden...
  Emperyalizme karşı direniş sürüyor!..
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Demokratik hak ve özgürlükler uğruna daha kararlı bir mücadele gerekli...

Faşist baskı, terör ve
katliamların boyutlandığı bir yıl

2001 yılı demokratik hak ve özgürlüklere yönelik yoğun saldırıların yaşandığı bir yıl oldu. Devrimcileri, işçi ve emekçilerin mücadele dinamiklerini ezmeyi amaçlayan saldırılardı bunlar.

Zindanlarda katliam

Kuşkusuz bu saldırıların en şiddetli ayağını zindanlar oluşturuyordu. Uzun bir süredir yapımı sürdürülen F tipi cezaevlerine karşı 20 Ekim 2000’de başlatılan ÖO direnişi karşısında sermaye devleti, 19 Aralık tarihinde 20 cezaevinde birden operasyon gerçekleştirdi. Planlı katliam sonucu 28 devrimci tutsak yaşamını yitirirken, yüzlercesi yaralı olarak F tipi cezaevlerine sevkedildi. Ancak operasyonlar, Ölüm Orucu’nu bitirmek bir yana direnişin daha da büyüyerek sürmesine yol açtı. 19 Aralık’tan bugüne içeride ve dışarıda süren Ölüm Orucu’nda 83 devrimci yaşamını yitirdi.

Ödenen ağır bedellere rağmen, Ölüm Orucu direnişi bir yılı geride bırakarak devam ediyor. Halen yüzün üzerinde devrimci tutsak Ölüm Orucu direnişini sürdürüyor. Devlet, direnişe sahip çıkan ailelere, tutsak yakınlarına, DKÖ’lere, parti ve sendikalara azgınca saldırdı; eylemlerde yüzlerce kişi gözaltına alındı, onlarcası tutuklandı.

İşkenceler, gözaltında kayıplar ve
yargısız infazlara devam

Sermaye devleti terör ve baskıyı başta devrimciler olmak üzere tüm muhalefeti susturmanın vazgeçilmez bir yöntemi olarak kullandı. Özellikle son bir yıl içerisinde en demokratik tepkilere bile gözaltı terörü ve işkencelerle yanıt verdi.

İHD raporlarının son üç yıl içindeki gözaltı ve işkence olaylarına ilişkin verileri bu konuda hayli aydınlatıcıdır. 1999’un ilk 6 ayında 35 bin 242 kişi gözaltına alındı. İşkence gördüğünü açıklayan kişi sayısı ise 334’dür. 2000’in ilk 6 ayında gözaltına alınan insan sayısı 15 bin 890, işkence gördüğünü açıklayanların sayısı ise 263’tür. 2001 yılının ilk 6 ayında ise 21 bin 812 kişi gözaltına alınırken, işkence gördüğünü açıklayanların sayısı 435’tir. Gözaltı, baskı ve işkence terörü yalnızca devrimcilere yönelik değil, sendikalaştığı için işten atılan işçiye, hakkını arayan emekçiye, YÖK’e karşı çıkan öğrenci gençliğe, Kürt emekçilerine karşı da uygulanmıştır.

Son bir yıl içinde yine kontr-gerillanın kirli yöntemleri kullanılmış, kaybetme, yargısız infazlar ve gözaltında ölümlerde önceki yıla göre bir artış yaşanmıştır. İHD’nin verilerine göre, 2001 yılı içerisinde 124 faili meçhul cinayet gerçekleştirilmiştir. 25 Ocak 2001 tarihinde HADEP Silopi ilçe Başkanı Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz kaçırılarak kaybedilmiş, tüm girişimlere ve protestolara rağmen bir daha kendilerinden haber alınamamıştır.

Gözaltında işkence sonucu ölümlere bu yıl da sıkça tanık olduk. Yunus Güzel gözaltında işkence sonucu katledilen devrimcilerden biriydi. Bundan önceki işkenceli ölümlerde olduğu gibi, katiller yine akıl almaz yalanlarla suçlarının üzerini örtmeye ve intihar süsü vermeye çalıştılar. İşkence devrimcilerden başlayarak yaygın bir şekilde uygulandı. Adli bir olay yüzünden babasının işyerinden gözaltına alınan 16 yaşındaki Özgür Ünal, Edremit Emniyet Müdürlüğü’nde ölü bulundu. Manisa’lı gençlere yaptığı işkencelerden tanıdığımız Kemal İskender, bu kez de bir gencin işkencede ölümüne imza attı.

Geçtiğimiz yıl içinde bir dizi yargısız infaz gerçekleştirildi. Ağrı ili Doğubeyazıt ilçesinde zabıta görevlisi olan HADEP’li Burhan Koçkar, tüm mahalle abluka altına alınarak, azgın bir terör eşliğinde özel tim ve polis tarafından evinde katledildi. Bu konuda yapılan açıklama da, bundan önce gerçekleştirilen yargısız infazlar ile aynıydı. Yanlış eve girilmişti, aranan Burhan Koçkar’ın kardeşiydi. DHKP-C’ye yönelik bir operasyonda İsmail Kahraman İstanbul-Avcılar’da yargısız infaz sonucu katledildi. Dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle Ufuk Dağlar isimli bir genç ense ve sırtından vurularak sakat bırakıldı. Bunlar yalnızca birkaç örnek...

Devlet terörü tırmandırıldı

Yoğunlaşan baskı ve terör öncelikle sınıfın öncüsü devrimcileri ve komünistleri hedef alır. Bu çerçevede saldırı ilk elden devrimci basın bürolarına yöneldi. Devrimci basın büroları sayısız kez basıldı, çalışanları gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı (Özellikle 11 Eylül’den sonra bu saldırı yoğunlaştı). Hukuk terörüyle gazetelerin hemen hemen her sayısı toplatıldı, birçoğuna yayın durdurma cezası verildi. Baskınlar sırasında malzemelere el konuldu, parçalandı, eşyalar gaspedildi, bir dizi basın bürosuna balyozlarla girildi.

Ekonomik krizin faturası ilk olarak işçilere kesildi, iki milyon civarında işçi işten atıldı. İMF’nin ve sermayenin saldırılarına işçi sınıfının gösterdiği tepkilere yanıt azgınca saldırmak oldu. Sendikalaştıkları için işten atılan ve bunun üzerine direnişe geçen işçiler, gaspedilen haklarını elde etmek amacıyla sokaklara dökülen emekçiler saldırılara maruz kaldılar. Bunlara Bursa’da sendikalaştıkları için işten atılan Üçyıldız işçileri, Limter-İş üyesi tersane işçileri, direnişçi Aymasan işçileri, TÜMTİS Başkanı Sabri Topçu ve Aktif Dağıtım işçileri, TEKSİF Bakırköy Şubesi’ne bağlı Ercan Nakış işçileri örnek gösterilebilir.

Kamu emekçilerinin sahte sendika yasasına karşı gerçekleştirdikleri eylemler de devletin engellemeleri ve terörüyle karşı karşıya kaldılar. 27 Mayıs’ta KESK’in Ankara’da merkezi olarak gerçekleştirdiği eylem öncesinde tüm illerden gelen emekçiler Ankara’ya sokulmadılar. Girişlerde yer yer saldırılar yaşandı. Ankara’da yüzlerce kamu emekçisi gözaltına alındı. Tüm bunlara rağmen kamu emekçilerinin göstermiş olduğu kararlılık sonucu Kızılay’a girilebildi. 1 Aralık’ta tüm ülkede gerçekleşen iş bırakma eylemi sonrasında binlerce kamu emekçisi hakkında soruşturma açıldı ve yargılanmaları hala devam ediyor.

Öğrenci gençlik de baskı ve terörden payını aldı

Öğrenci gençlik geçtiğimiz yıl içinde dönem dönem yükselen bir hareketlilik içinde oldu. Başta Ölüm Orucu süreci olmak üzere toplumsal-siyasal gelişmeler karşısında tutum aldı. Hücre karşıtı eylemler ve Ölüm Orucu sürecinde yapılan eylemlere anlamlı bir katılım gerçekleştirdi. Bu süreçte devletin uyguladığı terör sonucu yüzlerce öğrenci gözaltına alındı, onlarcası tutuklandı.

Üniversitelerde de öğrenci gençlik hareketine yönelik çok yönlü saldırılar uygulandı. Savaşa, YÖK’e ve paralı eğitime hayır talebiyle gerçekleştirilen eylem ve etkinliklere azgın bir terör eşliğinde müdahale edilirken, bir yandan da devlet eliyle örgütlenen sivil faşist çeteler ilerici devrimci öğrencilerin üzerine saldırtıldı. Bir dizi üniversitede bu çetelerin saldırıları sonucu genç insanlar öldürüldü, onlarcası yaralandı. Fiziki saldırıların yetmediği yerde kullanılan en yaygın yöntem ise, soruşturma terörü oldu. Okul içinde ve dışında yapılan etkinlik ve eylemlere katıldıkları gerekçesiyle birçok üniversitede yüzlerce öğrenciye soruşturma açıldı, okuldan uzaklaştırma cezası verildi.

Kürt sorununun çözümünde değişen bir şey yok

Devlet teslimiyetçi Kürt hareketini tümüyle ezmek ve yok etmek için “demokratik cumhuriyetçi”lerin 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gerçekleştirmiş olduğu eyleme azgınca saldırdı. Kürt illerinde halkın üzerine ateş açtı. İstanbul’da HADEP ilçe binalarının önünde yapılmak istenen basın açıklamalarına saldırdı. Zeytinburnu ilçe binasında saldırı sırasında yan binaya atlamaya çalışan HADEP üyesi Zeynel Durmuş isimli genç yaşamını yitirdi. Devlet Zeynel Durmuş’un ölümü nedeniyle gerçekleştirilen protesto gösterilerine ve cenaze törenine azgınca saldırdı.

Devlet bu yıl da Kürdistan’da “ezme” politikası izlemeye devam etti. Halkın üzerindeki baskı, terör ve ambargo sürdü. Geçmiş yıllarda uygulanan vahşeti aratmayacak saldırılar gerçekleştirildi. Bingöl Yedisu’da 20 PKK gerillası asker ve özel timlerce kimyasal silah kullanılarak katledildi.

Devlet tetikçilerini aklamayı sürdürdü

Bugüne kadar devletin gerçekleştirdiği katliam ve operasyonlarda yeralanlar hakkında açılan davaların hemen hepsi sümen altı edildi ya da bir süre sonra katiller beraat ettirildi. Bu davalar da ancak kamuoyunun basıncı ve kitlesel tepkiler ile açılabildi.

Bu yıl da devlet görevlileri hakında açılan davaların çoğu aynı akibete uğradı. ‘95 yılında gerçekleştirilen Gazi katliamı sonrasında katiller hakkında açılan davada sanık 18 polis de beraat etti. 19 Aralık’ta katliam saldırısına maruz kalan devrimci tutsaklar hakkında isyan çıkarmak ve adam öldürmekten dava açılırken, onlarca devrimcinin öldürüldüğü, yüzlercesinin işkence ile yaralandığı operasyonda yalnızca bir-iki cezaevindeki görevli, asker ve polis hakkında göstermelik dava açıldı. Adana’da yargısız infaz sonucu katledilen işçi Murat Bektaş’ın katili olan polislerin cezası 6 aya indirilerek tecil edildi. Gözaltında işkence sonucu katledilen devrimci sendikacı Süleyman Yeter’in katili polisler de af kapsamına alındı, vb...

Hak ve özgürlükler için kararlı mücadele!

Bazı örnekler üzerinden ortaya konulan yukardaki tablo, son bir yıl içinde hak ve özgürlüklerin gaspının nasıl boyutlandırıldığını, baskı ve terörün nasıl tırmandırıldığını ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu nedensiz değildir. Sermaye ve devleti, yaşadığı ağır ekonomik krizin faturasını İMF-DB programlarıyla işçi ve emekçilere çıkarmaktadır. Son bir yıl içerisinde işçi sınıfı ve emekçiler daha fazla yoksulluk, işsizlik ve hak gaspları ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu tablo sermayeyi sosyal patlama endişesine sokmaktadır. Bunu engellemek için, bir yandan sınıfın varolan tek örgütlülüğü sendikalar hain sendikacılar aracılığıyla denetim altına alınmakta; öbür yandan gelişebilecek her türlü tepki, direniş, patlama vb.’ne karşı şiddet aygıtları tahkim edilmekte; devrimci bir sınıf hareketliliğinin şimdiden önünükesmek için işçi ve emekçilerin her türlü karşı çıkışı zor yoluyla bastırılmaktadır.

Özellikle 11 Eylül sonrasında savaş karşıtı her eylem terörle bastırılmıştır. Çünkü işçi ve emekçiler savaşın kendilerine daha fazla yıkım, yoksulluk ve sefalet getireceğini bilmektedirler. Önümüzdeki süreçte savaşın Ortadoğu’ya doğru genişlemesi Türkiye’yi doğrudan savaşın içine sokacaktır. Bu da sınıfa yönelik hak gasplarının ve devlet terörünün daha da artacağı anlamına gelmektedir. Bunun bilincinde olan devlet savaş karşıtı gösteriler başta olmak üzere her türden toplumsal muhalefet hareketine azgınca saldırma yolunu tutmuştur.

Bu saldırılar kuşkusuz ilk elden işçi ve emekçilerin öncüsü devrimci ve komünistleri hedeflemektedir. Öncülerini yokedebildiği koşullarda kitleleri daha kolay sindirebileceği bilinciyle davranan sermaye devleti, bu yüzden zindanlarda bir yılı geride bırakan Ölüm Orucu direnişine karşı saldırılarını sürdürmekte, taleplerin karşılanması konusunda alabildiğine katı davranmaktadır.

Sınıf mücadeleleri tarihi bize göstermektedir ki, en küçük bir hakkın elde edilmesi dahi dişe diş bir mücadeleyi gerektirmektedir. Ancak kararlı bir karşı duruşla ve doğru bir perspektifle yürütülecek bir hak ve özgürlükler mücadelesiyle mevziler korunabilir ve yenileri kazanılabilir.



İstanbul Barosu’nun
“19 Aralık-Koğuşlardan Hücrelere” paneli

İstanbul Barosu 25 Aralık tarihinde “19 Aralık-Koğuşlardan Hücrelere” isimli bir panel gerçekleştirdi. İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman’ın yönettiği panele milletvekili Mehmet Bekaroğlu, Adli Tıp Uzmanı Şebnem Korur Fincancı ve İstanbul Barosu Cezaevi Komisyonu üyesi Av. Züleyha Gülüm katıldı.

Panelin açılışını yapan Yücel Sayman, bir yılı aşkındır cezaevlerinde süren Ölüm Orucu direnişinden bahsetti. 4 baronun ortak olarak önerdiği ve mimari bir değişikliğe gerek olmadan tecridi kaldırmanın mümkün olduğu “3 kapı-3 kilit” formülasyonunu anlattı. Ölüm Orucu’nu sürdüren tutsakların da bu öneriyi destekledikleri doğrultusunda izlenimleri olduğunu belirten Sayman, kamuoyunu bu formülasyona sahip çıkmaya çağırdı. Çeşitli kurumların yanı sıra, projeye sanatçılardan da destek geldiğini söyledi.

İlk sözü alan Av. Züleyha Gülüm, 19 Aralık katliamına kadar gelinen süreci ve katliamı tüm detaylarıyla anlattı. Katliam sonrasında gittikleri F tipi cezaevlerinde tanık olduğu olayları aktardı. 19 Aralık operasyonunun hukuki boyutunu da anlatarak konuşmasını tamamladı.

Mehmet Bekaroğlu, tüm topluma savaş açıldığını ve Türkiye’nin F tipi bir cezaevine dönüştürüldüğünü söyledi. Ölüm Orucu’nun başlangıç sürecini, hücrelerde tutukluların can güvenliklerinin olmadığını, tecridin ruh sağlığı üzerindeki tehlikelerini anlattı. Adalet Bakanlığı’nın sözde reform olarak yaptığı değişikliklerin, somut olarak 16. maddedeki düzenlemelerin sahteliğine ve infaz yargıçlığının işlevsizliğine dikkat çekti.

Şebnem Korur Fincancı ise TTB Yüksek Onur Kurulu’nun “intihara ikna ve teşvik” suçuyla yargılamasını eleştirdi, hekimlerin üzerine düşen görevleri ve aldıkları tutumları anlattı.

Son olarak söz alan tutsak yakınları, Ölüm Orucu’nun bir an önce bitmesi için bir arada davranılması noktasında istemlerini dile getirdiler.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul



Devrimci irade teslim alınamaz!

20 Ekim 2000’de hücre duvarlarını yıkmak için devrimci tutsakların başlatmış olduğu direniş 2002’de de aynı kararlılıkla sürüyor.

2 Ocak 2002 tarihinde İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesi’nde Ölüm Orucu Direnişi’ni sürdüren Ali Çamyar zafere giden yolda ölümsüzleşti. TİKB dava tutsağı Ali Çamyar, direnişin 4. ekibinde, 265. gününde idi.

Çürümüş düzenin direnişi bitirmek için başvurduğu binbir oyuna rağmen süren şanlı Ölüm Orucu Direnişi devrimci iradenin teslim alınamayacağını dost-düşmana bugün göstermiş bulunuyor. Bu irade 83. şehidimiz olan Ali Çamyar şahsında bir kez daha kanıtlanmıştır.

Devrimciler ölmez devrim davası yenilmez!
Yaşasın Ölüm Orucu Direnişimiz!

SY Kızıl Bayrak
2 Ocak 2002