24 Kasım '01
Sayı: 36


  Kızıl Bayrak'tan
  Reformizm ve siyasal mücadele
  Asıl hedef işçi-emekçi hareketidir!
  Emperyalizmin askeri ve kölesi olmayacağız!
  Ekonomik yıkımın sosyal faturası ağırlaşıyor
  9 Kasım eyleminin gösterdikleri
  Aymasan: Geleceğe dersler bırakan bir direniş deneyimi
  Yoldaşlarının kaleminden Tülay Korkmaz... Her zaman direngen: Yaşamda, işkencede, hapiste
  Zorla müdahale üzerine... Bedenle savaş olmaz
  İşçi sınıfı ve emekçilerden çalınacak, sermayeye ve emperyalistlere aktarılacak!
  Afganistan'da pay kapma mücadelesi yoğunlaşıyor
  Kuzey İttifakı'nın kirli ve katliamcı sicili
  Emperyalist savaş karşıtı eylemlerinden haberler...
  Hegemonya savaşında Türkiye'nin yeri ve beklentileri...
  Mücadele deneyimi, mücadele çağrısı...
   Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
   Mücadele tarihinden...
   ABD tehlikeli sularda yüzüyor
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Zorla müdahale üzerine...

Bedenle savaş olmaz

Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu
(Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu Üyesi)

Britanya Hekimler Birliği’nin belgelerinde, 1974’te ölüm orucu tutan IRA üyelerine uygulanan zorla besleme girişimleri anlatılır; bu tıbbi müdahalenin tasvirleri tüyler ürperticidir. Britanya, Fas veya İspanya’da benzer girişimler başarısız oldu.

Ancak bu deneyimler, Dünya Hekimler Birliği 1975 Tokyo Bildirgesi’ni şekillendirdi. Bildirge hekimin, besin almayı reddeden mahkûma yapacaklarını açıkça tanımlar:

“Mahkûm besin almayı reddederse ve doktorun görüşüne göre besin almayı gönüllü reddetmesinin sonuçları hakkında sağlıklı ve rasyonel yargıda bulunması mümkünse, zorla besin verilmemeli. Mahkûmun böylesi bir yargıda bulunma kapasitesine sahip olmadığı kararı, en az bir bağımsız doktorca onaylanmalı. Doktor, besini reddetmenin sonuçlarını mahkûma açıklamalı.”

Bakanlık tasarısı

TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilen “Türk Ceza Kanunu ile Hapishane ve Tevkifhanelerin İdaresi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın 5. Maddesi şöyle:

“... kendilerine verilen yiyecekleri sürekli reddettikleri takdirde, bu hareketlerinin sonuçları ile bırakacağı bedensel ve ruhsal hasarlar konusunda ceza infaz kurumu veya tutukevi tabibince bilgilendirilirler. Psiko-sosyal hizmet birimince bu hareketlerinden vazgeçmeleri yolunda çalışmalar yapılır ve sonuç alınamaması halinde, beslenmelerine kurum tabibince belirlenen rejime göre uygun ortamda başlanır.”

Bu madde, hükümlü ve tutukluları zorla beslemeyi yasallaştırıyor. Maddenin gerekçeleri de bunu açıkça ortaya koyuyor. Madde, hekimin denetim ve yönetiminde hastasına karşı “hangi hallerde zora başvurulabileceğini” tanımlıyor. Oysa, çağdaş hekimlik uygulamalarında, hasta-hekim ilişkisinde zora yer yok.

Hekim hastasını sağlık durumuyla ilgili bilgilendirir, hastanın tedaviyi kabul veya ret hakkı vardır. Modern tıp, hastaya tedavi amacıyla da olsa, zor uygulanıp uygulanamayacağıyla ilgili tartışmaları gerilerde bıraktı.

Hasta-hekim ilişkilerinde, hastanın, hastalığıyla ilgili karar süreçlerine katılımını engelleyen, hekime sınırsız yetki veren, ebeveyn-çocuk modeli, çağdışı kaldı. Artık hastalar, hekimle erişkin-erişkin ilişkisi içinde haklarını arayan, bilgilendirilmeyi isteyen ve tedaviye dair kararlara katılan bir konumda.

1981’de Lizbon Kurultayı’nda benimsenen,
“Hasta Hakları Bildirgesi”nin temel maddelerinden biri, “Hastanın, yeterli bilgileri aldıktan sonra tedaviyi kabul ya da ret hakkı vardır” diyen (c) maddesidir. Kişinin bedeni üzerinde karar hakkı, tıbbi uygulamalarda dikkate alınması gereken temel haktır. Bu hakkı kullanabilmesi, yani kişinin yazgısını belirlemesi için kendisiyle ilgili konularda karar verebilme açısından “yeterli” olması gerek.

“Yeterlik” (zihinsel ehliyet) hukuki ve tıbbi bir kavram. Kişinin algılama, düşünme, yargılama, karar verme yetilerinin yeterliliğini tanımlar. Bir kişinin değer yargıları, inançları ve tercihleri doğrultusunda, bedeni ve sağlığına yönelik tıbbi girişimlere karar vermesi, “yeterli” olmasına bağlı.

Ruhsal hastalığı bulunanlar

Yeterli olmadığı için haklarındaki tıbbi kararlara katılamayanlar, çocuklar ve ağır ruhsal hastalıkları olanlardır. Ancak ruhsal hastalığı olan kişilere, onayları alınmadan uygulanacak tedavilerde uyulması istenen etik ilkeler de, Dünya Hekimler Birliği’nce 1977’de kabul edilen Hawaii Bildirgesi’nde açıklanır. Burada bile hekimin yetkileri sınırsız değil.

Ölüm oruçlarına veya açlık grevlerine katılanların ruhsal hastalıkları nedeniyle böyle davrandıkları, yani “yeterliliklerinin olmadığı” iddiası bilim dışı. Böyle düşünenlere, “Glasnost” öncesi Sovyetler Birliği’ndeki akıl hastalıkları hastanelerinde 6 bin politik “hasta” bulunduğunu, bunların “reformla ilgili sanrı”lardan muzdarip sayıldığını hatırlatalım. Baskıcı rejimlerin, muhaliflerini susturmak için psikiyatriyi nasıl kötüye kullandığı tüm dünyanın malumu.

İntihardan farklı

Ölüm orucu veya açlık grevini, “intihar” diye tanımlayarak, politik bir problemi psikiyatrinin alanına itme çabalarına bazı hekimlerin destek olmaları üzücü. Türkiye’de yaklaşık bir yıldır süren ölüm oruçlarının bir ruhsal hastalık veya intihar davranışı olmadığını anlamak, nesnel bakışla hiç de zor değil.

Ölüm oruçlarında, intiharda olduğu gibi çözüme kapalı, ilişkilerin kesildiği, içedönük bir tutum gözlenmiyor. Aksine; talepler ileri süren, çözüm beklentisi olan, dışarıyla ilişkilerin devam ettiği, dışa açık bir tutum söz konusu. İntiharda, ölümün tek çözüm olduğu düşüncesine saplanılır; ölüm oruçlarında ise yaşam koşullarının değişimi talep edilmektedir.

Türkiye’de süren ölüm oruçlarında eylemciler, bazı taleplerinin yerine getirilmesini istiyor. En önemli talepleri de F tipi cezaevlerinde tecrit uygulamasına son verilmesidir.

Ölüm orucuna katılanlar, bilinçleri açık olduğu sürece “yeterli” ve “özerk” bireyler sayılır. 1991 Malta Bildirgesi’ndeki tanım şöyle:

“Açlık grevcisi, zihinsel olarak ehliyetli, açlık grevine iradesiyle karar vermiş, bu nedenle belirli bir zaman yiyecek ve/veya sıvı almayı reddeden kişidir.” Eylemcilerin, Lizbon Bildirgesi’ndeki, “Hastanın, yeterli bilgileri aldıktan sonra tedaviyi kabul etme ya da ret hakkı vardır” biçimindeki temel hasta hakkını kullanmalarına engel yoktur.

Eylemcilerin örgüt bağlantılarının özerkliklerini bozduğu, sağlıklı düşünmelerini engellediği iddiası tehlikelidir. Otoritenin, kendisi gibi düşünmeyenlere “hasta”, “hezeyanlı” etiketini yapıştırması, bu yaklaşımla kolaylaşır. Dini, politik, ideolojik vb. inançları, ruhsal hastalık belirtisi saymak, akıl hastanelerini, politik “hasta”larla doldurmaya yol açar.

Malta Bildirgesi, hekimin, eylemcinin grup baskısında kaldığını düşündüğünde yapması gerekenleri açık bir biçimde belirtir:

Eylemciler, zorla (açlık grevine) katılma baskısından korunmalı. Bu, açlık grevindeki diğer kişilerden ayrı tutulmayı gerektirebilir.

Hangi yöntemle ikna?

Yasa tasarısındaki, “açlık grevcisinin veya ölüm orucundaki kişinin psiko-sosyal yaklaşımlarla iknası”nın ne anlama geldiği bu bağlamda tartışılmalı. “İkna” görevini kim, hangi yöntem ve araçlarla yapacak? Cezaevi idaresinin, kişinin özerkliğine saygı göstereceğine kamuoyunun ikna edilmesi kolay değil.
Tüm demokratik ülkelerde hekimlik uygulamalarına yol gösteren bildirgelere rağmen, bakanlık tasarı ile hekimlik mesleği uygulamalarına karışmak istiyor. Hastasına zorla müdahaleye mecbur kalan hekim, mesleğin evrensel etik ilkelerini çiğnemekle, yasa önünde suçlu duruma düşmek arasında seçime zorlanacak.

İrlanda, Fas ve İspanya gibi ülkelerde yaşananlar, bu durumlarda hekimlerden gerçek istenenin, mahkûmun hayatını kurtarmaktan çok, hükümetlerin politik kararlarını mahkûm bedenine zorla uygulamak olduğunu göstermiştir. Bu, hekimler için kabul edilemez.

Mahkûmların eylem alanları cezaeviyle sınırlıyken kullanılan müdahale araçları, eylem sınırları beden sınırlarına geldiğinde kullanılacak araçlardan farklıdır. Dün müdahalenin araçları, özel tim, gaz bombaları, mermilerdi, bugün mide hortumu, ortasında delik ihtiva eden ağızlıklar, serum şişeleri olacak... Daha önce yapılana benzer bir “hayata dönüş operasyonu”nun insan bedeninde tekrarlanmasına hekimlerin katılması beklenmemeli.

(Radikal, 22 Aralık 01).