19 Mart 2005
Sayı: 2005/11 (11)


  Kızıl Bayrak'tan
  SEKA direnişinin göst. ve özelleştirme karşıtı mücadele
  Özelleştirme saldırısında yeni adımlar
  Yeni soruşturma dalgası ve görevler
  Baskılar devrimci gençliği yıldıramaz!
  İܒde soruşturma terörü ve hukuksuzluğa eylemli protesto
  Ankara’da gençlik eylemine polis saldırısı
  TÜSİAD’ın sahte demokrasi sevdası
  10. yılında Gazi katliamı lanetlendi
  “Gazi’nin/1 Mayıs’ın hesabı sorulacak!”
  Süleyman Çelebi kimin başkanı?

  Samet Kalıp işçilerine çağrı

  Aster işçisinden zamsız çalışmaya tepki
  Dehaklar’a karşı Demirci Kawalar’ın
birliği!
  Ulusal sorun ve Kürt hareketi/6: “Demokratik uygarlığın sağ kanadı”
üzerine tamamlayıcı düşünceler
  EKİM’den ; "Sosyal devletin" ve sosyal barışın sonu
 Filistin halkı dayatmalara boyun eğmeyecek!
Irak; Kukla mecliste
pazarlıklar sürüyor
 Arjantin; Devlet Başkanı halka Shell’i boykot çağrısı yaptı
“ESP fenomeni” ya da
fırsatçı samimiyetsizliğin son örneği
Devrimci tutum ve gericilik
İzmir'de 8 Mart
Katliamın adı: Nükleer santral
Cejna Newroz piroz be!
Ortadoğu’da tufan kapıda
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın


 

Çelebi Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi Başkanlığı'na seçildi... Görevi sermaye adına AB ülkelerinde lobi faaliyeti yürütmek...

Süleyman Çelebi kimin başkanı?

16 Şubat genel eylemsizliğini takip eden hafta, SEKA ve TEKEL eksenli gelişen eylemliliğin gündemde olduğu sırada sınıf hareketi açısından önem taşıyan bir başka gelişme daha yaşandı. Ekonomik ve Sosyal Konsey'in sivil bileşenlerinin katıldığı toplantıda Türkiye'nin Avrupa Birliği süreciyle ilgili çeşitli konular görüşüldü ve bazı kararlar alındı. Bu kararlardan biri de Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi'nin dönem başkanlığına iki yıllığına DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi'nin seçilmesiydi.

Toplantıdan bir hafta kadar sonra Radikal gazetesinde Funda Özkan imzalı ayrıntılı bir yazı yayınlandı. Funda Özkan yazısında Süleyman Çelebi'nin işverenlerin başkanı olduğunu başlıktan duyuruyor, “Bildik slogan Avrupa Birliği yolunda değişime uğruyor, artık: İşçi işveren elele” diyerek de sendika ağalarıyla işveren örgütlerinin Avrupa Birliği'ne tam üyelik için birlikte çalışacaklarını müjdeliyordu. Yazısının devamında ise Karma İstişare Komitesi'nin yapısı hakkında bilgiler veriyor, Danimarka'dan gelen bir işverenler heyeti onuruna verilen yemekte edindiği izlenimleri aktarıyordu. Funda Özkan, sözü edilen bu Karma İstişare Komitesi'nin ne olduğunu ve ne iş yaptığını yazısında şöyle anlatıyordu:

“Karma İstişare Komitesi, çalışan kesimin temsilcileri (Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve KESK), çalıştıran kesimin temsilcileri (TOBB, TİSK) ile ziraatçı, esnaf, tüketici başta olmak üzere diğer meslek gruplarının temsilcilerinden oluşuyor.

“Müzakere sürecinde ele alınacak tüm başlıklar Karma İstişare Komitesi ile AB'deki muadili AB Ekonomik Sosyal Komitesi'nin de ödev programında yeralıyor. AB'ye üyelik yolunda müzakere edilecek konular hakkında sivil kesimin komiteleri de raporlar hazırlıyor. Bu raporlar bağlayıcılığı olmasa da Avrupa Parlamentosu'nun karar sürecinde ışık tutuyor.

“Nitekim AB ve Türkiye'nin eş başkanlarıyla çalışan, çalıştıran ve diğer kesimlerin birer temsilcileri 5 Nisan'da Brüksel'de biraraya gelecek ve iki yıllık yol haritasını netleştirecek.”

Bu tanımdan da açıkça görüleceği gibi, sözü edilen komitenin işlevi raporlar hazırlayarak, lobi faaliyetleri yürüterek, sermayenin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecine aktif destek vermektir. Bu çaba sermaye devleti ve hükümet tarafından da desteklenmekte ve teşvik edilmektedir. Sermayenin çıkar ve amaçları doğrultusunda faaliyet yürüten bu komiteye şimdi iki yıllığına DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi başkanlık edecektir. Süleyman Çelebi ve komitenin diğer üyeleri AB ülkelerinden temsilcilerle birlikte 5 Nisan'da toplanıp bir yol haritası oluşturacaklardır. Ve bu yol haritasının gerekleri doğrultusunda DİSK Genel Başkanı, yanında işveren örgütlerinin temsilcileri olduğu halde iki yıl boyunca Avrupa'da ülke ülke dolaşarak Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınması için konuşmalar yapacak, görüşmelerde bulunacaktır.

Korucular sermayeye hizmet konusunda deneyimliler

Elbette gerek DİSK'in gerekse diğer konfederasyonların başındaki sendikal korucuların sermayeye hizmet konusunda sınır tanımaması yeni tanık olduğumuz bir durum değildir. Tersine, sermayeyle işbirliği ve sermaye adına davranma, Türkiye'deki sendikal hareketin en temel özelliklerinden biri durumundadır. Bu işbirliğinin en bilinen kurumsal alt yapısı 1995'ten bu yana Ekonomik ve Sosyal Konsey'dir. İlk olarak 1995'te oluşturulan Ekonomik ve Sosyal Konsey o dönemlerde istenen şekilde işlevsel bir rol oynayamamış, Nisan 2001'de yasal bir çerçeve kazandıktan sonraki dönemde ise sermayenin işçi ve emekçileri denetim altına alma çabasının önemli araçlarından biri olmuştur. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK sermayenin sorunlarının çözümü için bu platformda işveren örgütleriyle omuz omuza vermekten geri durmamıştır.

Esas olarak ESK'nın bileşenlerinden oluşan Türkiye-AB İstişare Komitesi içinde de DİSK ve diğer konfederasyonların temsilcileri başından beri bulunmaktadır. Sendikal korucular ve işveren örgütleri şimdiyle kadar bu komite zemininde ve sermayenin çıkarları doğrultusunda bir dizi çalışma yürütmüşlerdir. Başta DİSK olmak üzere konfederasyonlar, AB ülkelerindeki sendikal örgütlerle ilişkilerini, işçi sınıfının mücadelesini geliştirme amacından ziyade Türkiye'nin AB politikalarının desteklenmesi ve savunulması için kullanmışlardır. Hatta Türk-İş'in AB konusundaki ikiyüzlü ve tutuk politikası gözönüne alındığında, DİSK sermayeye bu alanda hizmet noktasında açık ara ile öndedir. 5 Haziran 2002'de, yani Ecevit başkanlığındaki üçlü koalisyon hükümeti döneminde yayınlanan ve “Türkiye'nin yeri Avrupa Birliği'dir. Kaybedecek zamanımız yoktur” diyerek siyasetçileri AB konusunda kararlı tutum almaya çağıran 175 imzalı bildirinin altında da Türk-İş'le birlikte DİSK'in imzası bulunmaktadır.

Sosyal diyalog savunuculuğundan sermayenin doğrudan sözcülüğüne

Bilindiği gibi DİSK yönetimi bugüne kadar işveren örgütleriyle aynı platformlarda bulunmasını “sosyal diyalog” ihtiyacıyla açıklıyordu. DİSK, istediği biçimde şekillendirilmesi kaydıyla ESK'yı bir sosyal diyalog aracı olarak görüyor ve sendikaların bu platformda bulunmasını benimsiyordu. DİSK 11. Genel Kurul sonuç bildirisinde de “(DİSK 11. Genel Kurulu (...) ESK'nın taleplerimiz doğrultusunda şekillendiği koşullarda bu tür platformların sendikal hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ekonomik ve sosyal hakların geliştirilmesi ve demokratikleşme hedeflerine yönelik olarak değerlendirilmesini KARAR ALTINA ALIR” deniliyordu.

Yani DİSK, herşeye rağmen, işveren örgütleriyle aynı masada oturmayı işçi sınıfının sendikal, sosyal ve ekonomik alanlarda sahip olduğu hak ve özgürlükleri genişletmek adına savunmakta, kendi sermaye işbirlikçisi sendikal çizgisini de bununla gerekçelendirmekteydi.

Gene DİSK, bugüne kadar Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini de işçi sınıfının çıkarlarını korumak, hak ve özgürlüklerini genişletmek adına savunduğu iddiasında idi. Bunun pratikteki karşılığı düpedüz sermaye işbirlikçiliği olmakla birlikte DİSK, AB politikalarını “Sosyal Avrupa” ya da “emeğin Avrupası” gibi Avrupa'daki sınıf farklılıklarına göndermeler yapan argümanlarla süsleme ihtiyacı duyuyordu. Kendince bu şekilde AB ve Türkiye burjuvazilerinin birliğine karşı her iki tarafın işçi ve emekçilerini birleştirecek bir çaba içinde olduğunu ortaya koymuş, dolayısıyla sermayeye değil işçi sınıfına hizmet aşkıyla yanıp tutuştuğunu da ispat etmiş oluyordu.

2004 yılı Eylül ayında AB yetkilisi Günter Verheugen Türkiye'ye geldi ve 10 Eylül'de Türk-İş, Hak-İş, KESK, DİSK ve TİSK başkanları ile görüştü. Bu görüşmede konuşulanlar, katılan konfederasyonlar arasında tartışma ve gerilimlere neden oldu. Ortalıkta AKP hükümetinin bir bakanı gibi dolanan Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, DİSK'e dönük bazı iddialar ve suçlamalar ortaya attı. Bunun üzerine aynı günün akşamı DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi bir basın toplantısı düzenledi ve Hak-İş Başkanı'nın suçlamalarına yanıt verdi. Ancak konumuz bu tartışma değil. Şu anda bizi, iki konfederasyon arasında o zaman yaşanan kayıkçı dövüşü değil, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi'nin basın toplantısında söylediği konumuzla ilgili bazı şeyler ilgilendiriyor. Zira Süleyman Çelebi bu basın toplantısında sadece Hak-İş'in suçlamalarına yanıt vermedi. Bu arada da hükümetin kendilerine 2004 Nisan'ında işveren örgütleriyle birlikte AB ülkelerinde lobi çalışması yapma teklifi getirdiğini resmen doğruladı. DİSK'in yanıtını Süleyman Çelebi'nin basın toplantısı metninden aktarıyoruz:

“İşçi ve işveren örgütleri olarak AB ülkelerinde lobi çalışması yapma teklifi aldık, doğrudur. Bu teklif geçtiğimiz Nisan ayında geldi. Ama biz farklı toplum kesimlerini temsil ettiğimizi, dolayısıyla AB sürecine yaklaşımımızda farklılıklar olduğunu, bizim zaten Avrupa sendikal örgütleri nezdinde bu girişimi sürdürdüğümüzü söyledik”.

Yani DİSK hükümete; işveren örgütleriyle birlikte AB ülkelerinde lobi faaliyetinde bulunamayız, çünkü biz farklı toplum kesimlerini temsil ediyoruz, çıkarlarımız ve AB sürecine bakışımız farklı, biz olsa olsa sendikalar nezdinde lobi faaliyeti yürütürüz, bunu da zaten yapıyoruz, anlamına gelecek bir yanıt vermiş.

Hükümete bundan bir yıl önce böyle bir yanıt veren, hiç değilse sermayenin ve işçilerin çıkarlarının farklı olduğunun farkında olduğunu belli eden DİSK Genel Başkanı, bugün içinde işveren örgütlerinin de bulunduğu Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi'nin dönem başkanlığına seçildi. Yani bırakın işveren örgütleriyle birlikte davranmayı, bizzat işveren örgütleri adına çalışma yürütmek üzere sorumluluk aldı.

Bu göreve getirilmesinden sadece birkaç gün sonra, Danimarka'dan gelen işveren temsilcilerinin onuruna TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı'nın verdiği yemekte konuşan Süleyman Çelebi'nin “işveren ve işçi kesiminin AB hedefinin bir olduğu”nu vurgulayan sözleri bundan sonra yürüteceği lobi faaliyetlerinin içeriğini de ortaya koyuyor. Yani Radikal yazarı Funda Özkan sözkonusu yazısının başlığında “DİSK Başkanı işverenlerin başkanı oldu” ifadesini kullanırken, somut bir gerçeği ifade etmiş oluyor.

DİSK üyeleri bu durumun hesabını sormalıdır!

Gerek ona bağlı bazı sendikaların, gerekse bizzat DİSK'in Genel Kurulu'nda delegeler Avrupa tipi uzlaşmacı, işbirlikçi sendikacılığın bir isimlendirmesinden başka bir şey olmayan “çağdaş sendikacılık” anlayışına önemli eleştiriler yönelttiler. DİSK'in bugün içinde bulunduğu tabloda “çağdaş sendikacılık” anlayışının önemli bir payı olduğunu vurguladılar. Bu tepki yeterli güç ve örgütlülükten yoksun olduğu için “çağdaş sendikacılık” anlayışının temsilcisi durumundaki Süleyman Çelebi'yi koltuğundan indirmeye yetmedi. Fakat onu demagojik bir şekilde de olsa sınıf sendikacılığından sözetmeye, dahası sınıf sendikacılığı yapacaklarını söyleyerek kendi sendikalarında işbaşına gelen başkanları DİSK yönetimine ortak etmeye zorladı.

Fakat sınıf sendikacılığı üzerinden ahkam kesmeye pek meraklı DİSK yönetimi bugün, üstelik sermayenin saldırılarının ve buna karşı mücadele arayışlarının yoğunlaştığı bir dönemde, bütün dikkat ve enerjilerini sınıf hareketinin örgüt, önderlik ve mücadeleye ilişkin ihtiyaçlarını karşılama çabasına harcayacağına, sermaye adına ve sermayenin çıkarları için Avrupa'da lobi faaliyetlerine soyunuyor. DİSK Genel Başkanı, DİSK üyelerine karşı (aslında şimdiye kadar da yerine getirmediği) bütün görev ve sorumluluklarını bir kenara bırakıyor, sadece kendi kurumunun değil aynı zamanda işveren örgütlerinin de temsilcisi olarak faaliyet yürütmeye hazırlanıyor.

Aslında herşeye rağmen sorun DİSK Genel Başkanı'nın ihanet batağında ne kadar derine indiği değildir. Asıl merak ettiğimiz, DİSK bünyesinde bulunan ve mücadeleden yana olduğunu iddia eden sendikacılarla öncü işçilerin bu durum karşısında verecekleri tepkidir. DİSK içerisinden birileri Süleyman Çelebi'nin karşısına çıkıp “Sen kimin başkanısın? İşçilerin mi patronların mı?!” diye sorabilecek midir. Bütün mesele budur.