16 Ağustos '03
Sayı: 32 (122)


  Kızıl Bayrak'tan
  Amerika'yı Irak batağından kurtaramazsınız!
  Savaşa değil işçiye-emekçiye kaynak!
  Devlet zirvesi Irak'a asker gönderme konusunda hemfikir
  Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği!
  "Yol haritası"na uymayan siyonistler katliamlara devam ediyor!
  Irak'ta işgalci, okulda müşteri olmayacağız!
  Deprem değil kapitalizm öldürür!
  Colins işçisi saldırılara karşı direnişte...
  Sağlık ve emeklilik hizmetleri özelleştiriliyor
  Sokağa, eyleme, genel greve!
  Şili'de faşist darbeden sonra ilk genel grev!
  KADEK'in yol haritası ya da çözümü emperyalizme havale manifestosu
  Pişmanlık yasası üzerine
  15 Ağustos atılımı ve güncel devrimci görevler
  Kölelik yasasını işçilerle tartışırken...
  Ekonomide bahar, Irak'ta kan kokusu...
  Iraklılar'ı kurtardık, şimdi biz onların koşullarında yaşıyoruz
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu çıktı...

Sağlık ve emeklilik hizmetleri özelleştiriliyor

Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu 29 Temmuz’da kabul edilerek yürürlüğe girdi. Kanunun çıkmasıyla birlikte sağlık ve emeklilik hizmetleri, Sigorta İşleri Genel Müdürlüğü ve Sağlık İşleri Genel Müdürlüğü adı altında ayrıldı. Uzun bir dönemdir uyguladığı politikalarla sağlık ve emeklilik hizmetlerini özel şirketlere devretmek isteyen iktidar attığı adımlarla bu amacına ulaşıyor.

Yasa kurumun organ ve teşkilatlarını belirleyerek görevlerini tanımlıyor. Buna göre Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Başkanlık kurumun organları arasında yer alıyor. Yasanın 4. maddesinde Genel Kurul’un bileşimi ve görevleri tanımlanmış. Genel Kurul üyeleri çeşitli bakanlıklardan temsilciler, öğretim üyeleri, işçi ve işveren sendikalarından temsilcilerden vb. oluşuyor. Kurul’un görevi, faaliyet raporları, yıllık bilançolar, gelir-gider hesapları vb. üzerinden üç yılda bir yaptığı toplantılarla görüş bildirmek.

Yönetim Kurulu’nun tanımı ve görevleri ise yasanın 6 ve 7. maddeleriyle düzenlenmiş. Bir başkan ve yedi üyeden oluşan Yönetim Kurulu’nun içinde en çok üyeye sahip işçi ve işveren sendikaları da var. Yönetim Kurulu atama ve seçilme yoluyla belirleniyor. Görev ve yetkileri arasında memur ve işçi kadrolarıyla sözleşmeli personelin işe alınması veya atılmasına karar vermek, taşra teşkilatına kadro aktarımına karar vermek ve personel politikasını belirlemek; gelir-gider cetvellerini ve faaliyet raporlarını inceleyerek karara bağlamak; taşra teşkilatlarının kurulmasına, kapatılmasına veya niteliğinin değişmesine izin vermek; kuruma bağlı işletmelerin kaynak bulamadıkları koşullarda gayrimenkul alım ve satımına izin vermek; kuruma ait hisse senetlerinin alınıp satılmasına karar vermek; özel veya tüzel kişiler eliyle yap-işlet-devret, işlet-devret, yap-işlet-sat, yap-kirala-işlet vb. modellein uygulanmasına karar vermek; gerektiğinde danışmanlık, kontrollük, müşavirlik vb. hizmetlerin satın alınmasına karar vermek, yerli ve yabancı kuruluşlarla birlikte ortak proje yapılmasına karar vermek; sigortalılar ve hak sahiplerinin faydalanacağı sağlık yardımlarının kurum sağlık tesisleri ile bunların dışında sağlık tesislerinden hizmet satın almak suretiyle karşılanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemek vb. Yönetim kurulunun görev ve yetkileribu ve benzeri 20 madde altında toplanmış. Yasa, Yönetim Kurulu’nda yer alanlara da arpalık alanı açmış. Kurul üyelerine ayrıca bir kadro tanımı yapıyor ve ödeme şekli düzenliyor. Yönetim Kurulu üyesi kadrosu karşılığında aylık ve diğer ödemeler yapılacağı belirtiliyor.

Bunların yanı sıra denetim, danışma ve destek birimleri adı altında ek ve yardımcı birimler de yasada tanımlanıyor.

Burada sıraladığımız birkaç madde dahi yasanın amacını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Karşımıza sağlık ve emeklilik hizmeti veren devlete bağlı bir birim değil, ticari işletme mantığına göre görev ve yetkileri tanımlanmış bir şirket çıkıyor.

Sağlık hizmeti alınıp satılan bir
metaya dönüştürülüyor

Yasanın ikinci kısmında Sosyal Sigortalar Kurumu’na bağlı Sigorta İşleri Genel Müdürlüğü ile Sağlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün tanımı ve hizmet birimlerinin görevleri bulunuyor. Bu bölümde insan kaynakları temininden personel politikasına, halkla ilişkilerden kuruma ait gayrimenkuller hakkında karar almaya kadar bir dizi madde bulunuyor. Halihazırda ödenen SSK primlerine ait yapılan düzenleme prim borçlarını çalışanlara yıkıyor, işveren payı yok sayılıyor. Bu kapsamda 30 Haziran 2003’e kadar olan prim borçları ile buna ilişkin ceza ve faizler, işsizlik sigortası primi ve buna bağlı gecikme zamları belli bir takvim içinde ve devlet iç borçlanma senetlerine uygulanan faiz oranı uygulanarak ödenecek. SSK Sağlık İşleri Genel Müdürü Orhan Canbolat, SSK’ya prim borcu olan vatandaşın, prime esas kazancına bakılacağını,bu miktarın yüzde 10’undan az olmayacak şekilde borçlandırma talebinde bulunabileceğini ifade ederek işveren payından hiç sözetmiyor. Geçici etmesine de gerek kalmıyor, çünkü geçen hafta yasalaşan Sosyal Güvenlik Kurumu Teşkilatı yasası ile işveren borçlarına af getirilmişti.

Özetle; çıkarılan Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu çalışanların sağlık ve emeklilik haklarının yasa ile düzenlemediği gibi SSK’nın sermayeye devredilme yoluyla tasfiye edileceğini gösteriyor. Yasada Sağlık Hizmetleri Satınalma Daire Başkanlığı adı altında yürütülecek çalışmalar ise bunun en somut kanıtı. Maddeye göre; “Her türlü sağlık kuruluşu ve kişilerden sağlık hizmeti satın alınması ile ilgili protokolleri hazırlamak, Genel Müdürün teklifi ve Yönetim Kurulunun onayı ile yürütülmesini sağlamak; Kuruma bağlı sağlık kuruluşlarından, sigortalı ve hak sahipleri dışındaki kişi ve kuruluşlara, sağlık hizmeti verilmesi ile ilgili usul ve esasları tespit ederek uygulanmasını sağlamak” Sağlık Hizmetleri Satınalma Daire Başkanlığı’nın görevleri arasında.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu’nun son dönemde SSK ve Bağ-Kur ile ilgili yapılan değişiklikleri basına anlatma şekli oldukça çarpıcı. Başesgioğlu il müdürlerine hitaben şunları söylüyor; “Sizlerden şunu istiyorum. Sadece kurum içinde müdürlük koltuğunda oturarak, bu performansı yakalayamayız. Bir özel sektör temsilcisi gibi, bankacı gibi, sigortalıları da müşteri anlayışı içinde görerek, sigortalılarımızın yoğun olduğu bölgelerde bire bir çalışmak durumundayız”.

SSK çalışanlarının işgüvencesi
ortadan kaldırılıyor!

Yasanın üçüncü kısmı, birinci bölümünde “Personel statüsü” başlığı atında yer alan ifadeler kurum çalışanlarının esnek çalışma koşullarında ve sözleşmeli olarak çalıştırılacağını gösteriyor. Madde 17’de yer alan “Kurum hizmetleri memurlar, işçiler ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4/B maddesi ve 506 sayılı Kanunun 123 üncü maddesine göre sözleşmeli olarak çalıştırılan personel eliyle yürütülür” ifadesi ile, “Sağlık tesislerinde, ihtiyaç duyulması halinde, mesai saatleri dışında sağlık hizmetlerinin yürütülebilmesi için sağlık hizmetleri sınıfı personeline ve hizmetin idamesi için gerekli görülen diğer personele gönüllülük esasına dayanılarak, ek çalışma yaptırılabilir”.

Sermaye iktidarı böl-parçala-yönet politikasını her dönem uyguladı. Bir saldırıyı hayata geçirmek için devletin uyguladığı politikalar arasında çalışanların bir kısmını önceki yasalara, bir kısmını da sonraki yasalara tabi tutarak bölmesi bulunmaktadır. İşe yeni alınanlarla 15-20 yıllık çalışana aynı yöntemlerle saldırdığında emekçilerin birleşip örgütlü bir güç olarak karşısına dikilmesinden korktuğu için, eski ve emekliliği yaklaşmış çalışanların kazanılmış haklarını saklı tutarak çalışanları bölmeyi amaçlıyorlar. Ancak son dönem çıkan yasaların hemen hemen hepsinde “sözleşmeli personel”in işe alınma ve çalışma koşulları düzenlenmektedir. Bu, asıl hedeflerinin varolanı çeşitli yöntemlerle tasfiye ettikten sonra düşük ücrete köle gibi çalışan “sözleşmeli” persnel dışında bir istihdam düşünmediklerini göstermektedir.

Sağlık personeli yüksek ücret
alacak yalanı

Yasa kurum çalışanlarının yanı sıra SSK hastane ve kuruluşlarında hizmet veren sağlık personelini de ilgilendiriyor. Azgın çalışma koşulları ve uzun çalışma saatleri karşılığında sağlık personelinin 3 milyarı aşan ücret alacağı yalanıyla sağlık çalışanları pasifize edilmeye çalışılıyor. Burjuva medya, SSK Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle, SSK’da çalışan sağlık personeline, baktığı hasta kadar ek gelir sağlama yolu açıldığını müjdelemeye başladı bile.

Müşteri gözüyle bakılan, parası olmadığında ölüme terkedilen hastaların dişinden tırnağından artırarak özel hastane ve kuruluşlara aktardığı miktardan alacağı paya sağlık personeli özendirilmeye çalışılıyor. Üstelik gece gündüz demeden, iş güvencesi ve sosyal haklardan mahrum çalışması karşılığında ek bir gelire sahip olacağına inandırılmaya çalışılıyor. İyi ama sağlık personelini yıllardır sağlıksız ve yetersiz çalışma koşullarında, düşük ücrete çalışmaya mahkum eden de yine sermaye devleti değil miydi? Bugüne kadar devletin “iyileştirme” adı altında yaptığı uygulamalardan işçi ve emekçi kesim hiçbir zaman yarar görmemiş, aksine elindeki haklardan da olmuştur. Sağlık personeli meslek etiği, emekçi kimliği ve sınıf çıkarlarından arındırılarak “para i¸in herşeyi yapan” bir kimlik ve kişiliğe teşvik edilmek isteniyor.

Tüm bu kirli oyunlara rağmen sermaye iktidarı bu vaadini bile yerine getirme şansından yoksundur. Çünkü bir işletmenin kâr etmek için kullandığı temel yöntemlerden birisi de işçilerine daha fazla ve ağır çalışma koşulları dayatırken ücretlerini düşük tutmasıdır. Bugün emekçileri para hırsıyla doldurup insan ve emekçi kimliğinden soyundurmaya çalışanlar yarın bu amaçlarına ulaştıklarında kapı önüne koymakta da hiçbir tereddüt göstermeyeceklerdir.

Sağlık ve emeklilik hizmetleri özel şirketler için
kâr alanı haline getiriliyor

Sağlık hizmeti ve sosyal hizmetler, devletin sırtında kambur olarak gördüğü ve sermayeye devretmeye çalıştığı alanlardan sadece biri. Son çıkarılan yasalar da bu yönde yapılan düzenlemelerin yasal hale getirilmesinden ibaret. Sosyal Güvenlik Kurumu Teşkilatı Kanunu, SSK Kanunu, henüz tasarı halinde bulunan “Genel Sağlık Sigortası Sistemi ve Sağlık Sigortası Kurumu Kanunu Tasarısı Taslağı” vb. düzenlemeler SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi sosyal güvenlik kurumlarının tasfiye edilerek tek çatı altında toplanmasına hizmet ediyor.

Önce devlet eliyle sosyal güvenlik kurumları zarar ettiriliyor, sonra da yapılan yasal düzenlemelerle özel sağlık ve emeklilik sigortalarının önü düzleniyor. Halihazırda tam anlamıyla tasfiye edilemeyenler ise yasa ve yönetmeliklerle “özerkleştirilerek” ya dışardan para karşılığında sağlık hizmeti satın alıyor, ya hastanelerini kiralıyor, ya da müşterilerini özel kurumlara sevk ediyor vb. Yasada da yer alan yap-işlet-devret vb. modeller tam da bu ihtiyaç üzerinden planlanıyor.

Herkese parasız sağlık hizmeti ve tüm
çalışanlar için genel sigorta!

Sağlık ve sigorta hizmetlerinin parasız olması ve işsizlik, sağlık, kaza, yaşlılık vb. sigorta primlerinin devlet ve işveren tarafından ödenmesi bugün işçi ve emekçilerin yükseltmesi gereken güncel talepler arasındadır. Güncel ve acil talepleri kazanmanın yolu bu uğurda yürütülen mücadelenin yükseltilmesinden geçmektedir.

Son dönemde yapılan yasal düzenlemeler ile saldırı niteliğindeki uygulamalara işçi ve emekçi sendikaları da kurumsal olarak ortak edilerek işçi ve emekçilerin tepkisiz kalması amaçlanmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçiler bugüne kadar gerçekleşen saldırılar karşısında anlamlı bir karşı koyuş ve kararlı bir mücadele yükseltemediğine göre, bunda başarılı olduklarını söylemek yanlış olmaz. Onların bu başarısı emekçiler cephesinden yaşanan örgütsüzlük ve dağınıklıktan kaynaklanmaktadır. Öncü işçi ve emekçiler olarak sorunlarımıza ve sendikalarımıza sahip çıkmak günün ertelenemez görevleri arasındadır.



Hükümetlerin sermaye çıkarlarına uygun politika ve uygulamaları bugünkü sonucu yarattı....

SSK bilinçli politikalarla
zarar ettirildi

SSK, 4792 sayılı kanunla 1945 tarihinde kurulmuştur. Bu kadar eski ve köklü bir kurumun zarar etmesi “münferit” bir olay gibi sunularak bir takım kişilere maledilmeye çalışılmaktadır. Ancak sosyal güvenlik kurumlarına yönelik politikalar her başa gelen hükümetin uyguladığı bir devlet politikasıdır. Ne münferittir, ne de sermayenin çıkar ve niyetlerinden ayrı düşünülebilir.

Sermaye iktidarının sosyal güvenlik kurumlarını tasfiye ederken kullandığı temel argümanlardan biri de “zarar ediyor” yalanıdır. SSK’yı sağlık ve sigorta işlerini yürütmek üzere iki ayrı müdürlük şeklinde yeniden yapılandıran Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu’nun gerekçelerinden biri de yine aynı “zarar ediyor” tezi üzerine kurulmuştu. Ancak SSK üzerinde oynanan oyunlara bakıldığında kurumun hiç de zarar etmediği, aksine zarar ettirildiği ortaya çıkacaktır.

Devlet SSK’ya bütçeden pay ayırmadı

Dünya ve Avrupa ülkelerinde devlet, sosyal güvenlik sistemlerine bütçeden belli bir oranda pay ayırarak destekler. Devletin İngiltere’de %44.3, Avusturya’da %20.3, Belçika’da %41.5, İspanya’da %20.1, İsveç’de %37.4, Almanya’da %14.6, İtalya’da %34.5, Hollanda’da %12.9, Yunanistan’da % 21.2 ve Fransa’da %10.6 oranında sosyal güvenliğe ayırdığı bir katkıları vardır (Bilecik Tabipler Odası, SSK raporu). Oysa Türkiye’de özellikle 1996 yılına kadar SSK’ya bütçeden pay ayrılmamıştır. Hükümetler bile bile ayırmadığı bu payı bahane ederek SSK’yı ekonomiye bir “yük” olarak sunmakta ve tasfiyesi için yine bu bahaneye sığınmaktadırlar.

İşverenlerin SSK prim borçlarını devlet affetti

1993 yılında yayınlanan SSK Mali Raporu’na göre SSK’nın alacağı 2.2 milyar dolardır. Yine aynı yıla göre işverenlerin ödemediği borç tutarı 32.5 trilyon liradır. Yani aynı yıl her üç işverenden biri sigorta primlerini ödememiştir. 1998 yılında ise işverenlerin prim borç miktarı 143 trilyona, yani 450 milyon dolara çıkmıştır. Devlet işverenlerin borçlarını ödemesi için yaptırımda bulunmadığı gibi borçlarını da affetmektedir.

Eğer bu para SSK bütçesine aktarılabilseydi; 1.200.000 işçinin emekli maaşları iki kat arttırılabilecek, 100 tane yeni dispanser açılabilecek, 10 tane 400 yataklı hastane tüm teçhizatla donanmış halde kurulabilecek veya halka daha iyi hizmet sunabilmesi için tüm sağlık kurumlarında 3.000 hekim, 7.000 hemşire, 2.000 tıbbi sekreter, 8.000 yardımcı sağlık personeli ve teknisyen istihdam edilebilecekti.

SSK kurum ve hastanelerine personel alımı yapılmadı

SSK’nın 1995-2000 yılları arasında hizmet alanı genişlerken, kurum çalışanlarının ve teknik olanaklarının sayısı aynı oranda gelişmemiştir.

SSK’nın sağlık hizmeti kapsamındaki kişi sayısı 1993 yılında 23 milyonken, 1998 yılında 32 milyona ulaşmıştır. Başka bir deyişle, 1998 yılı dikkate alındığında, SSK tek başına toplam ülke nüfusun %52’sine sağlık hizmeti götürmek durumundadır. Oysa ki SSK’nın toplam 168 dispanserinde 1.500 hekim çalışmaktadır ve Türkiye genelinde bir dispanser hekimine düşen ortalama nüfus 15.000’dir.

1998 yılında tüm ülke genelinde SSK’nın sağlık hizmeti sunduğu toplam birim sayısı (bunun içine tüm hastaneleri, doğum evleri, sanatoryum, dispanser vb. yapıların hepsi dahil) 513’tür. Aynı yıl bu birimlerin tümünde muayene edilen kişi sayısı 41.025.023’e ulaşmıştır. Bu rakamları oranlayacak olursak, SSK’nın her bir sağlık birimine düşen hasta sayısı yaklaşık 80.000 kişidir ve son 20 yıl içinde sigortalı nüfus %150, polikliniğe hasta başvuru sayısı %100 artmasına rağmen hekim sayısı %20, hemşire sayısı %50, yardımcı personel sayısı ise %10 arttırılmıştır.

Bugün SSK için “çalışmıyor, zarar ediyor” diyen devlet, gerçekte hastane önlerinde yaşanan uzun kuyrukların baş sorumlusudur. Sağlık hizmetlerinden yararlanan nüfus sayısında yaşanan artışa rağmen sağlık kurumlarının altyapı ve personel sayısı arttırılmadığı için, hastane önlerinde uzun kuyruklar oluşmaktadır. Ayrıca SSK yönetiminin hastalardan sigorta primine ek olarak muayene ücreti ve ilaç katkı payı almaya başlaması nedeniyle de ek kuyruklar ortaya çıkmıştır.

Sermaye iktidarı SSK’yı düzeltmek ve geliştirmek yerine yeterli kadro almayarak SSK’yı personel ve fiziki yetersizlikler altında bırakmıştır. Böylesi bir durum karşısında SSK’dan özel sermayeye yeni bir kaynak aktarma yolu olan SSK dışında anlaşmalı hekim ve müessese dönemi başlamıştır. En son çıkan SSK Kanunu ile de bu durum yasal güvence altına alınmıştır.

SSK yatırım gelirleri kasıtlı
bir biçimde azaltıldı

SSK’nın yatırım gelirleri yıllar içinde bilinçli politikalarla azaltılmıştır. SSK, kaynaklarını kuruluş kanununa göre milli bankalara ve devlet tahvillerine yatırmak zorundadır. Bu yolla kaynaklar sigortacılık anlayışının tekniklerine aykırı olarak kullanılmakta ve kaynakların önemli oranda ek gelir getirebileceği faiz katkısı olabildiğince azaltılmaktadır. SSK bu yasal zorunluluk nedeniyle fonlarını değerlendirmek zorunda olduğu kurumlardan daima enflasyon altında faiz almış ve kaynakları reel enflasyon farkı oranında sürekli olarak azalmıştır.

Bugün SSK sadece sermayeden prim borçlarını tahsil edebilse ve gelirlerini uygun faiz oranlarıyla değerlendirip sermayeye aktarmasa, ekonomik olarak ülkemizin en sağlam kurumlarından biri olabilecek durumdadır. Ancak SSK bile bile, sermayenin istekleri doğrultusunda sermayeye kaynak sağlayan, sigortalılarına niteliksiz sağlık hizmeti sunan bir kurum haline getirilmiştir.

Devlet, kasıtlı olarak sosyal güvenlik ve SSK sağlık harcamalarına hiçbir katkıda bulunmayarak, primleri yüksek tutup gerekli denetimleri yapmayıp kaçak işçi çalışmasına ve düşük ücret gösterimine izin vererek, prim ödemeyen işverenlere karşı hiçbir yaptırımda bulunmayarak ve SSK kaynaklarını ucuz kredi olarak kullanarak, sonuçta SSK hizmetlerini bir kriz içine sokmuştur.

SSK batırılırken özel sağlık sigortaları
teşvik ediliyor

Eskişehir Bilecek Tabip Odası’nın hazırladığı SSK raporunda konuya ilişkin şu tespitler yer almaktadır: “Son yıllarda siyasi iktidarlarca SSK sağlık hizmetlerinin kalitesizliği gerekçe gösterilerek özel sigortacılık desteklenmektedir. Oysa ki iddia edilenin aksine özel sağlık sigortaları SSK’dan daha avantajlı değildir. Çünkü SSK’nın taahhüt ettiği sınırsız sağlık sigortası çok az sigorta tarafından bazı şartlar dahilinde karşılanmakta, diğerlerinde ise hiç karşılanmamaktadır.

“Özel sağlık sigortasında SSK’nın aksine o yıl içinde karşılaştığınız sağlık sorununa göre gelecek yıldaki sigorta primleriniz belirlenmektedir. Eğer çok masraf gerektiren bir hastalığa yakalandıysanız şirket sizle isterse anlaşmayı yenilememekte ve sigortanızın kesilmesine neden olmaktadır.

“Ayrıca özel sağlık sigortasında, SSK’da olduğunun aksine, emeklilikte de prim ödeme zorunluluğu vardır. Yani sigortalı ölene kadar prim ödemek zorundadır. Özel sağlık sigortalarında sağlık hizmetine en fazla ihtiyaç duyulacak yaş olan 50 yaşından sonra ödenecek sigorta primleri hızla yükselmektedir. SSK ile karşılaştırıldığında özel sağlık sigortasında prim oranları, emeklilikte dahil olmak kaydıyla, 4-28 kat daha yüksektir. Halbuki SSK hizmetlerinde, insani değerler bakımından yıllık hastalık değerlendirilmesine göre prim oranlarında değişiklik yapılmamakta ve işsiz kalmadığınız sürece sigortanızın kesilmesi mümkün olmamaktadır. Böylesi dezavantajları olan bir sigorta sisteminin ülkemizde mevcut ekonomik sıkıntılara karşın yaşamaya çalışan insanımız için çözüm olarak sunulması dikkat çekicidir...”

Sosyal sigorta kurumlarında
işçi ve emekçi denetimi!

Sağlık ve sosyal güvenlik kurumları üzerinde oynanan oyunların boşa düşürülmesi ve teşhir edilmesi, sosyal sigorta kurumlarında sendikalar ve öteki işçi-emekçi örgütleri aracılığıyla sağlanacak işçi ve emekçi denetimi ile mümkündür. Ancak devlet bu denetimi sendikaların tepesindeki üç-beş haini satın alarak kendi lehine kullanabilmektedir. Dolayısıyla bir yandan saldırıları püskürtmek diğer yandan bu hain işbirliğine son vermek için, işçi ve emekçilerin herşeyden önce sendikalarına sahip çıkması gerekmektedir.



Eskişehir Bilecek Tabip Odası’nın hazırladığı
SSK raporunda “Şili Modeli”

(...)

Bugün ise emeklilik ve sağlık sigortalarının birbirinden ayrılması ve vergi istisnalarının tanınması yolu ile bireysel-özel emeklilik uygulamasının desteklenmesiyle devam ettirilmek istenmekte.

“Şili Modeli” uyarınca muhtemelen bugünden sonraki adımlar da “İki Ayaklı Sosyal Güvenlik Sisteminin Oluşturulması” ve “Sosyal Sigortalardan Çıkış Hakkı” olacaktır. Tüm bu uygulamalar ile yoksulluk sınırında yaşayan milyonlarca insanın sosyal güvenlik için yapacağı tasarruflar toplumun çok küçük bir azınlığı için kaynak haline getirilecektir.

Bakın bu süreç İstanbul The Marmara Oteli’nde “Küreselleşmenin Nimetleri” adlı bir panelde konuşan Mercedes Benz Şirketi Yönetim Kurulu Üyesi bay Dr. Kurt Lauk tarafından bundan tam dört yıl önce nasıl tanımlanmıştı:

“Aslında çok daha hızlı küreselleşebilirdik, fakat iki önemli engelle karşılaştık bu süreçte; demokrasi ve trilyonlarca dolar değerindeki emeklilik fonlarının kamu, yani ulus devletlerin kontrolünde olması ...

“Ama artık, bizim için asıl önemli olan, finansal sermayemizi küreselleştirebilmek. Yani borsalarda işlem gören hisse senetlerimizin prim yapması ve böylece bilanço değerlerinin giderek daha da büyümesi, büyümesi ... Fakat bunun için borsalara sürekli para girişi yapılması gerekiyor ve bu para da emeklilik fonlarında yatıyor. Bu emeklilik fonları özel aracı kurumların emrine tahsis edilecek olursa, borsalara kanalize edilecek ve biz daha da zenginleşeceğiz.

“Bakın Asya sermayesi nasıl para kazanıyor. Çocuk işçi, kadın emeği, sendika, insan hakları gibi sorunlarla uğraşmıyor Asya sermayesi ve bu yüzden kâr marjları son derece yüksek. Çünkü bu bölgede ve Güney Amerika’da dikta yönetimler iş başında. Fakat biz Avrupa’da ne yapıyoruz? Yok işçi hakları, yok sendikal haklar, yok insan hakları, yok sosyal güvenlik katkı payları sonuçta da kârlarımız kuşa dönüyor. Demokrasiden vazgeçmek zorundayız...”