7 Haziran'03
Sayı: 22 (112)


  Kızıl Bayrak'tan
  Düzenin krizi ve açmazları iç dalaşmayı şiddetlendiriyor
  Özelleştirme saldırısı ve PETKİM
  Sınıf hareketinin mevcut durumu üzerine...
  Sınıf hareketinden...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi keyfi olarak kapatıldı!
  Akabe Zirvesi'nin gündemi: Ordusuz bir devlet,...
  A. Gül İKÖ toplantısında ABD emperyalizminin sözcülüğünü yaptı...
  TOBB Genel Kurulu'nda hükümeti ve muhalefetiyle sermaye partileri boy gösterdi...
  Irak halkı emperyalist işgali reddediyor!
  Kölelik yasasına karşı örgütlenmeye, birleşik mücadeleye!
  Genel af dilenciliğinin anlamı üzerine
  15-16 Haziran...
  15-16 Haziran Direnişi'nin ruhuyla mücadeleyi yükseltelim!
  Emperyalist G-8 Zirvesi...
  Evian Zirvesi: Bir iflas tablosu
  Fransa'daki çatışmanın tayin edici günleri yaklaşıyor
  Doğu Almanya'da metal grevi...
  Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
  İhanette "Yeni adım"!
  İmparatorun yeni macerası...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İmparatorun yeni macerası...

Konuya girmeden önce lütfen geçen hafta basına yansıyan şu haberlere bakar mısınız? İngiltere’de üst düzey bir istihbarat görevlisi BBC’ye, savaştan önce, hükümetin istihbarat örgütlerine, Irak raporlarının “seksapelini” arttırmaları yönünde baskı yaptığını ve kimi bilgileri “güvenlik örgütlerinin uyarısına rağmen rapora koyduğunu” açıkladı. The Independent’ın aktardığına göre İngiltere Silahlı Kuwetler Bakanı Adam Ingram; “Blair’in, ‘Saddam biyolojik ve kimyasal silahları 45 dakikada harekete geçirebilir’ iddialarının, doğrulanmayan istihbarata dayandığını” itiraf etti. The Times: ABD’nin Irak’taki silah araştırma timinin bildirdiğine göre, savaşın ilk günü Saddam’ı öldürmek için roket atılan yerde, sığınak, yeraltı kenti, hatta ceset bile yokmuş. Rmsfeld geçen hafta “Belki de Saddam kitle imha silahlarını savaştan önce imha etmiştir” dedi. Diğer bir deyişle Saddam, BM’nin 1441 sayılı kararına uymuş olabilir. Wolfowitz de “Kitle imha silahları sorunu, kongre ve kamuoyunda savaşın meşruiyetini arttırmak için öne çıkan bürokratik bir gerekçeydi” diyerek durumu açıklığa kavuşturdu. Nihayet, Washington Post, müttefiklerin Irak’ta daha önce planlanandan a çok daha fazla, 250.000’in üstünde asker bulundurmaya karar verdiklerini bildirdi. Irak’ta sivil siyasi yönetime geçilmesinden de, zaten daha önce vazgeçilmişti.

Özetle, yine gazetelere göre, savaşın kararını daha geçen aralıkta alan Bush hükümeti; bürokratik, yani siyasi olmayan nedenlerle “Kitle İmha Silahları” sorununu ortaya attılar. Bunu desteklemek için de gerekli kanıtları ürettiler. Şimdi de büyük bir küstahlıkla, bu kanıtların gerekçelerinin zaten önemli olmadığını söylüyorlar. Ama, imparatorluk kurmak böyle bir şeydir.. salt güce dayanır.. meşruiyet, etik, verilen sözler, hatta insan hakları ve hayatı (geçen hafta Financial Times, teröre karşı savaşta “eldivenlerin çıkarıldığının, yani kurallardan vazgeçildiğini, işkencenin olağanlaştığını, 11 Eylül’den bu yana tutuklanan, 3000 El Kaide üyesinin kaderinin meçhul olduğunu yazdı) hiçbir anlam taşımaz, esas olan jeostratejik hedeflerdir. İmparator adayı; herkesi, kendini hiçbir ilkeye bağlı hisetmeden kullanır, Bush yönetiminin Tony Blair’i kullandığı gibi. İmparatorluk yoluna çıkmış bir güçle stratejik ittifak kurulamaz (İlginç bir çalışma: John Mearsheimer, Tragedy of Great Power Politics, W. V. Norton, New York 2002).

Yine o eski parça

Bunları hatırlatmak istedim çünkü, ABD hükümeti bir taraftan Türkiye üzerindeki baskıları arttırırken (“hatanızı kabul edin”, “affederiz ama unutmayız” vb..) diğer taraftan, Irak “trajedisinde” ouverture müziği olarak çaldığı parçanın aynısını bu kez İran için çalmaya başladı.

Bush yönetimine göre İran kitle imha silahları üretiyor, teröristlere yataklık yapıyor, komşu ülkelerde istikrarı bozuyor. Bu bilgilerin kaynaklarından biri de son haftalarda, elektronik ortamda artan dedikoduymuş (chatter). Evet gözlerinize inanamıyorsanız bir kez daha okuyun. ABD dedikoduya dayanarak İran’ı hedef gösteriyor? Rumsfeld İran’da rejim değişikliği politikasının resmen benimsenmesini istiyor (Financial Times, 29/05). Irak için de aynı gerekçeler ileri sürülmemiş miydi? Bu ouverture’ün içinde bir leitmotif de vardı: Saddam diktatörlüğünden bunalmış Irak halkı, ABD yönetimine kucak açacak, hatta üzerinde Saddam’ın resmi olan Irak paralarını yakacak, hemen dolar kullanmaya başlayacaktı. “Hayret bir şey”! Irak halkı hala kendi parasını kullanıyor ve doların değeri Irak parası karşısında yükselmiyor (New Statesmen 2/06). Ama ders alan, hata aldıran kim?. Şimdi de İran halkının, yöneticilerinden nasıl hoşnutsuz olduğuna, rejimin bir vuruşta iskambil kağıdından şato gibi yıkılacağına dair bir hikaye anlatılıyor. Zaten bir yıldır, yeni muhafazakar yazarlar Wall Street Journal’da yazdıkları yazılarında, İran’da ABD yanlısı sokak gösterileri yapıldığını, hiçbir kanıta dayandırmaya zahmet etmeden, ileri sürüyorlar. Şu sırada gelişmeleri Tahran’dan izleyen kimi yazarlarsa, ABD bskısının İran rejiminin şahinlerini güçlendirdiğini, reform yanlısı güçleri zayıflattığını bildiriyorlar (The Observer 1/06).

Demokrasi mücadelesi mi dediniz?

ABD İran’da kukla bir rejim kurmak, hatta belki de Şah’ın oğlunu geri getirmek istiyor olabilir, ama bugünkü iktidar, ABD kuklası bir rejimi deviren bir devrimin dinamikleri, çalkantıları içinde kurulmadı mı? İran halkı daha sonra, yine bir ABD kuklası olan Saddam rejiminin saldırısı karşısında bağımsızlığını korumak için dereler gibi kan akıtmadı mı? Son 10 yıldır İran halkı, muhalefetiyle Molla rejimini yavaş da olsa bir demokratikleşmek sürecine sokmadı mı?.

Üstelik Rumsfeld, Bush bilmez ama, İran’da demokrasi hareketi, Hatemi’yle başlamadı. Kökleri Kajar Hanedanı’nın mutlak monarşisini meşruti monarşiye dönüştüren 1906 anayasa reformuna kadar gidiyor. Bu muhalefet Pehlevi Hanedanı’nı da sarstı 1953’te.. ancak, bir ABD-İngiltere destekli darbeyle bastırılabildi. Demokrasi hareketi 1960’larda yeniden baş verdi, ama bu kez da Şah tarafından kanla bastırıldı. Demokratik muhalefet 1976’da yeniden yükselmeye başladı. ABD kuklası Şah 1979’da bir halk hareketiyle devrildi. Ancak demokratik güçlerin ve solun çeşitli hataları yüzünden bu devrim iktidara Şii bürokrasisini taşıdı. Şii rejimi, demokratik muhalefeti, “Yoksullar Hareketi”ni, sendikaları kanla bastırdı. Ama, 1980’lerin başından bu yana bu Şii rejimi, kapitalizmin sınıf çelişkilerinin etkisiyle, toplumsal muhalefetin baskısıyla dışa açılmaya, toplum üzerindeki baskısını yumuşamaya başladı. Bu toplumsal muhalefet, 1990’ların ikinci yarısında bugün reformcu denen laik demokratik eğilimli akımı yarattı. Bu hareket önce Hatemi liderliğinde birleşti, ama giderek Hatemi’nin aslında rejimin koruyucusu olduğunun ayırdına vararak bölünmeye, gerçekten laik, demokratik bir hatta oturmaya başladı. Özetle ABD’nin karşısında, uzun bir demokratik, anti-emperyalist, ABD karşıtı geleneği olan bir toplumsal muhalefet var. Uuml;stelik İran, Irak’tan çok daha kalabalık, büyük.. ekonomisi, toplumsal dokusu çok daha güçlü ve karmaşık; yönetici sınıfı etik ve tarihsel kökleri güçlü bir ideolojiye sahip bağımsız bir ülke.

Uluslararası ilişkilerin artık (ve yeniden) askeri güç dengelerinin prizmasından görünmeye başlandığı; imparator adayının, küçük çaplı, kullanılabilir nükleer silahlar yapmaya giriştiği bir dünyada bunların ne önemi var diyebilirsiniz. Yarın ABD basıncı altında, çeşitli vaatlere kanarak İran toprağında bir macerayı göze alacak şaşkınlar olabilir diye düşünerek yazdık bunları. İmparatorun sofrasından atılanlarla geçinmeyi umanların nasıl bir şeyle karşı karşıya olduklarını görmelerine yardımcı olabilmek için...

Ergin Yıldızoğlu
(Cumhuriyet, 2 Haziran ‘03)



Daha çok güvensizlik ve düşmanlık

Irak Savaşı’ndan sonra ne olacağı belli değil. Ama ne olmayacağı belli.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Bunu en iyi Amerika biliyor ve istiyor. Kendi başlattığı oyunun kurallarını koyuyor. Atlantik ittifakının diğer ağırlık merkezi olan Avrupa ise bu realiteyi görüyor, hissediyor ama Irak sonrası dünyada kendisine nasıl bir rota çizeceğini bilemiyor. Atlantik’in Amerika kıyılarına “kararlılık, fütursuzluk, istediğimi yaparım” hakim. Avrupa başkentlerini ise “kararsızlık ve şaşkınlık” tanımlıyor. Avrupa kamuoylarında ise Amerikan yönetimine karşı duyulan öfke yükseliyor.

Amerikalılar’a gelince onlar da, başta Fransa olmak üzere Bush yönetimine destek vermeyen “eski müttefiklerden” yaka silkiyorlar.

İslam Dünyası’nda ise Amerika’ya karşı duyulan öfkenin dozu ve yoğunluğu “uygarlıklar çatışması” özelliği göstermese de “mutlak bir Amerika nefreti”ne dönüşmüş durumda. Çünkü Müslüman kamuoyu, Batı’nın değil ama Amerika’nın İslam’ı tehdit ettiğini düşünüyor. Amerika’yı “düşman” gibi algılıyor. Amerikan’ın Ortadoğu’yu istikrarsızlığa sürüklediğini düşünüyor. Buna karşılık İslam ülkelerinde kamuoyunun yarısı Batı demokratik sisteminin bu ülkelerde işleyebileceğine inanıyor.

Bu sonuçlar, Amerika’nın eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın başkanı olduğu “Pew Research Center”in yaptığı bir araştırmanın bazı noktaları. Irak Savaşı’nın dünya kamuoyu tarafından nasıl algılandığını ortaya koyması bakımından son derece ilginç.

Bu çalışmadan çıkan en önemli sonuç şu: Irak Savaşı’ndan sonra dünya kamuoyu Amerika’ya daha az güveniyor. Amerika yalnızlığa itiliyor.

Pew’nun verilerine göre Türk kamuoyunun yüzde 83’ü Amerika hakkında ‘olumsuz’ düşünüyor. Geçen yıl yapılan araştırmada Amerika hakkında olumsuz düşünen Türkler’in oranı yüzde 55 idi.

Araştırmanın çarpıcı bir başka boyutu da NATO ülkelerinde kamuoyunun Amerika’ya bakış açısındaki değişim. NATO ülkelerinin kamuoyları Amerika ile ‘sıkı fıkı’ ilişkiden rahatsızlar. Güvenlik ve dış politika kararlarında Batı Avrupa’nın daha bağımsız davranması gerektiğini düşünüyorlar. Bu noktada, başı Fransız kamuoyu çekiyor. Güvenlik konularında Amerika’ya karşı daha mesafeli olunmasını isteyen Fransızlar’ın oranı yüzde 76. Türkler’in ve İspanyollar’ın oranı ise yüzde 62. İtalya’nın yüzde 61, Almanya ve İngiltere’nin ise 45.

Bu rakamlar aslında “güvensizliğin” istatistikleri. Amerikan yönetiminin Irak Savaşı’na karar verip yönetme biçimiyle ortaya çıkan büyük bir “güven bunalımı var” dünyada. Bu, Avrupa ülkelerinde Amerika’ya karşı duyulan “öfke” ile kendisini belli ediyor.

Endonezya, Ürdün, Fas, Pakistan ve Filistin’de ise “Bin Laden’in popülerliğinin artmasına” kadar varıyor.

Bu kadar nefret, öfke ve yalnızlığa mahkumiyet Washington’ın umrunda mı? Irak sonrası dünyada neler olacağını tahmin etmek açısından bu sorunun yanıtı çok önemli. Bu noktada şöyle bir gerçek şekilleniyor: Bugünkü Amerikan yönetimi Avrupa’yı Atlantik camiasının diğer yarısı olarak algılamıyor. Kendilerini de Batı’nın “hamisi” gibi de görmüyorlar. Avrupa’ya, özellikle Fransa’ya karşı belli bir kızgınlık içindeler. Ama aslında artık “Avrupa’yı önemsemiyorlar”.

11 Eylül sonrasında Amerika kendisine “müttefik” aramıyor. Hele eski müttefiklerine karşı hiçbir vicdan borcu da duymuyor. Bundan sonra Amerika’nın dostu değil, felsefeci Pierre Manent’ın dediği gibi “müşterisi” olmak önemli! Çünkü Amerika, dünyayı artık bu ilişki setinin mantığından görüyor.

Bu gelişmelerden yeni bir Avrupa doğar mı? Avrupa, savunduğu evrensel değerlerin liderliğini yapabilir mi? Avrupa’nın geleceğini de bu soruların yanıtı belirleyecek.

Zeynep Atikkan
(Akşam, 5 Haziran ‘03)