7 Haziran'03
Sayı: 22 (112)


  Kızıl Bayrak'tan
  Düzenin krizi ve açmazları iç dalaşmayı şiddetlendiriyor
  Özelleştirme saldırısı ve PETKİM
  Sınıf hareketinin mevcut durumu üzerine...
  Sınıf hareketinden...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi keyfi olarak kapatıldı!
  Akabe Zirvesi'nin gündemi: Ordusuz bir devlet,...
  A. Gül İKÖ toplantısında ABD emperyalizminin sözcülüğünü yaptı...
  TOBB Genel Kurulu'nda hükümeti ve muhalefetiyle sermaye partileri boy gösterdi...
  Irak halkı emperyalist işgali reddediyor!
  Kölelik yasasına karşı örgütlenmeye, birleşik mücadeleye!
  Genel af dilenciliğinin anlamı üzerine
  15-16 Haziran...
  15-16 Haziran Direnişi'nin ruhuyla mücadeleyi yükseltelim!
  Emperyalist G-8 Zirvesi...
  Evian Zirvesi: Bir iflas tablosu
  Fransa'daki çatışmanın tayin edici günleri yaklaşıyor
  Doğu Almanya'da metal grevi...
  Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
  İhanette "Yeni adım"!
  İmparatorun yeni macerası...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Düzenin krizi ve açmazları
iç dalaşmayı şiddetlendiriyor

Ordu ile AKP arasında yaşanan gerilim, düzenin yaşamakta olduğu genel krizin bir yansımasıdır kuşkusuz. Ne salt orduyla, ne tekelci burjuvaziyle, ne de AKP’yle ilgilidir. Çok yönlü yapısal kriz bütün bir sermaye düzeninin aşılamayan sorunudur. Bu, tüm yaşam alanlarını kapsayan, düzenin bütün kesimlerini ve kurumlarını farklı biçimlerde ve ölçülerde etkileyen, bunaltan, çaresizlik ve acz içinde bırakan bir büyük açmazdır. Düzenin farklı güç odakları arasında cereyan eden sürtüşmeler, bu sıkışmanın yarattığı bir iç dalaşmadan başka bir şey değildir.

Kriz yönetmede tökezlemek ve çok geçmeden ıskartaya çıkmak, hükümetlerin ve onu oluşturan partilerin ödemek zorunda oldukları bir faturadır. Kriz yöneteyim derken barajın altında boğulmak, son on yılda düzen siyasetinin neredeyse değişmez bir kuralı haline gelmiştir. Özal’lı yılların ardından gelen on küsur yıl içinde hiçbir parti, iki normal seçim arası dönem yaşayamadı. İşbirlikçi burjuva sınıfına yaptıkları tüm hizmetlere rağmen hükümetlerin ömürleri pek de uzun olamadı. DYP’sinden ANAP’ına, SHP-CHP’sinden DSP’sine, Refah Partisi’nden MHP’sine kadar, bir şekilde hükümet etmiş tüm düzen partileri, yapısal krizin yarattığı sıkıntılardan paylarına düşeni politik fatura olarak ödemeyi bir çeşit olağan bedel saydılar. Bu politik bedelin karşılığını ise bir dönem hük¨met etmiş olmanın sınırsız olanaklarıyla, deyim uygunsa ekonomik olarak fazlasıyla aldılar. Yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, hortumlama, bütün bu yollarla ceplere indirilen milyarlarca dolar ve bu arada sermaye aygıtlarında edinilen konumlar politik bedelin ekonomik karşılığı oldu.

AKP de hizmetlerinin karşılığını almaya çalışıyor

AKP’yi de ağır bir politik bedel bekliyor. Daha hükümet olduğu ilk andan itibaren, seçim öncesinde demagoji konusu ettiği “işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk” sorunlarını unutup, esaslı bir sermaye partisi olduğunu ispat etti. 7 ay içinde sermayeye, belki henüz emekçi kitleler tarafından yeterince idrak edilmeyen büyük hizmetlerde bulundu. Vergi affından, mali miladın kaldırılmasından ya da “AB’ye uyum” diye yutturulan yasal düzenlemelerden söz etmiyoruz. “Tarihi hizmet” nitelemesini hak eden asıl icraat, kölelik yasası ile “17 yılda yapılmış olanları bir yılda yapmak” için son hız uygulamaya konulan özelleştirme saldırısıdır.

Tayyip Erdoğan, bütün bu hizmetleri karşılığında, TÜSİAD ve TOBB kodamanlarının takdirini almakla yetinmek istemiyor. Herşeyden önce siyasal ifadesi olduğu ve kendisinden desteğini siyaseten de esirgemeyen islami sermayeyi beslemesi lazım. Yanı sıra AKP, seçmen kitlesinin duyarlı olduğu noktalarda bazı küçük açılımlar yapılmasına göz yumulmasını da, hakkı olan bir karşılık olarak görüyor. Zira %34’lük oy desteğinin büyük bir kısmını daha şimdiden kaybetmiş sayılır. Hiç değilse geleneksel dinci kesimlerin desteğini kaybetmemesi için “demokrasi” örtüsü altında dinci çevreleri teselli edecek bazı kırıntılar koparabilmesi lazım. Sermayenin ve ordunun hassasiyetlerini gözettiği halde türban sorununun ikide bir gündeme getirmesi bu alandaki sıkıntının ve beklentilerin bir sonucudur. Bunu tamamlayan ötekibazı örnekler; YAŞ kararlarına şerh, kadrolaşma, Milli Görüş Genelgesi, eğitim alanında gündeme getirilen tartışmalar, 23 Nisan resepsiyonu krizi, AB tartışmaları vb.’den oluşmaktadır.

ABD’ye hizmette kusurun yarattığı sıkıntı

Gene de bu kadarı meselenin ancak bir boyutunu ifade etmektedir. “Genç subayların tedirginliği” tartışmasıyla başlayan ve darbe konusuna varan son dalaşma, çok daha farklı nedenlerden besleniyor. Elbette bu da siyasal alandaki krizin bir yansımasıdır. Ama bunu tetikleyen olgu savaş sürecinin yarattığı sıkıntıdır.

ABD savaş konusunda Türk devletinden beklediği uşaklığı tam olarak göremedi. Bu, Türk egemenlerinin hizmette kusur etmekten çekinceleri olduğu anlamına gelmiyor. Esas olarak fiyatını belirlerken yaslandığı dayanakların (ekonomik yardım, Kuzey Irak-Kürt sorunu vb.) abartılı bir hassasiyetle ele alınmasının yarattığı bir beceriksizliğin ürünüdür. Aşırı Amerikancı çevreler ABD’ye satılış fiyatına abartılı yaklaşıldığını defalarca dile getirdiler.

Fakat onlar abartmanın ekonomik kısmını, demek oluyor ki daha çok AKP’nin yükümlü kılındığı konudaki abartıyı topa tuttular. Gözden düşmenin ve kan döktükleri takdirde alacakları milyar dolarların yitirilmesinin hıncını AKP’ye yüklenerek almaya çalıştılar. Halbuki, asker bulundurma ve gönderme tezkeresinin çıkmamasında en temel etken Kürt sorunundaki geleneksel hassasiyetti. Daha çok generallerin, bir başka deyimle inkarcı Kemalist çizginin başlıca temsilcilerinin neden olduğu bir sonuçtu. ABD’ye hizmetteki tüm şevkine ve içten çabalarına rağmen hala AKP’ye verip veriştirenler nedense bu konuda bugüne kadar bir çift söz söylemediler. Kürt sorunundaki paranoya hepsinin ortak hastalığı olduğu için, doğal olarak bu konunun üstünden atlandı.

İç dalaşmayı dışardan yönlendirenler

ABD tam da bu konu üzerinden bir müdahale başlattı. Bu, Wolfowitz ile başlayıp Perle ve Powell ile süren azarlamaların en çok Amerikan’ın “bizim oğlanlar”ı konumundaki generalleri hedeflemesi üzerinden de görülebilir. Kısaca ifade edilecek olursa, ABD; “AKP üzerine düşeni yapmaya çalıştı, onu tebrik ediyoruz, ama ordu üzerine düşeni yapmadı, ağırlığını koyup tezkereyi geçirtebilirdi; tezkerenin kazaya uğramasının temel nedeni, ordunun liderlik rolünü oynayamamasıdır” demiş oldu. Peşinden de orduyu toplum nezdinde sıkıntıya sokacak açıklamalar ve gelişmeler geldi. En önemlileri, İngiliz “düşünce kuruluşu” Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS)’nin “ordu darbe yapabilir” yönlü raporu ve Cumhuriyet gazetesinin “Genç subaylar tedirgin” manşeti idi. (Parantez içinde belirtelim ki ordu “alt kademelerin baskısı” iddiası IISS raporunda da yer alıyor).

Gerek uluslararası konjonktür, gerekse generallerin açıklamalarından anlaşılacağı gibi, işin aslında “darbe” şimdilik düzenin gündeminde değil. Bu tartışmalar ile Amerikalı üst düzey yöneticilerin açıklamaları ve AKP’nin kurnazca manevraları bir arada ele alındığında, ABD’nin Türkiye’deki “bizim oğlanlar”ını bir parça terbiyeden geçirip yeni duruma uyarlamaya çalıştığı görülecektir. Yani gelinen yerde ABD, Türk ordusundan, doğrudan rejim sorunu olarak gördüğü sorunlarda kendi bildiğini okuma tavrını ya da zaten pembe olan kırmızı çizgilerini artık bir kenara bırakmasını istemektedir. Zira söz konusu tavır, ABD’nin niyet olarak açıkladığı İran ve Suriye saldırılarında Türkiye’den beklediği uşaklığın, tıpkı Irak savaşı sırasındaki düzeyde kalması sonucuna yol a&cceil;abilir.

AKP ile ordu arasında yaşanan gerilim, ABD’nin istediği biçimde ve doğrultuda yaşanmaktadır. ABD emperyalizmi, oyununu oynatmak için kuklalarını düzenin ekonomik, sosyal ve siyasal gerçekliğiyle yüzyüze bırakmış, en fazlasından bir miktar azarlamakla, bir miktar dürtüklemekle yetinmiştir. Bu kadarı bile yetti ve arkası kendiliğinden geldi. AKP fırsat bu fırsat diye, fakat ihtiyatı ve “demokrasi aşığı” rolünü elden bırakmadan, yerini güvenceye kavuşturmak amaçlı manevralara sıvandı. Ordu ise kendi cephesinden, şeriat karşıtlığı üzerinden yedeklediği ahmakların desteğini sağlama bağlamanın, ahmakların sayısını arttırmanın ve AKP’yi hizada tutmanın aracı olarak kullanmaya çalıştı bu manevraları.

İşçi sınıfının kendi gündemi

Bütün bu dalaşmalara rağmen işçi ve emekçilere yönelik saldırılar hızından hiçbir şey kaybetmedi. Sömürü, hak gaspları, özelleştirme talanları söz konusu olduğunda, düzenin sahipleri ile hizmete koşulanlar arasında her zamanki gibi sıkı bir kenetlenme mevcuttur. Onlar yalnızca gaspedilen değerlerin egemen sınıflar içindeki paylaşımı üzerinden birbirleriyle dalaşırlar. Ama bunu bile kitlelere rejimi ilgilendiren yaşamsal sorunlardaki sürtüşme, laiklik-şeriatçılık, türban vb. sorunlar diye yuttururlar. Bu tepinme sırasında ortada ne ulusal onur kalır, ne ülkenin peşkeş çekilmemiş parçası, ne de demokratik hak ve özgürlükler...

Bunun böylece sürüp gitmesini engellemek, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin elindedir. Düzen arenasında yaşanan dalaşmalara değil, düzenin gerçekliğine, sömürüye, hak gasplarına, özelleştirme talanına odaklanmak gerek. İşçi sınıfı başabaş giden ekonomik, sosyal, siyasal saldırılar karşısında mücadele bayrağını yükseltip kendi gündemiyle sahneye çıkarak, ezilen kitlelerin bilincinde oluşan perdeleri yırtmak zorundadır. Zira bilinçlerin kirlerden arınması, işçi sınıfını iktidara, ezilenleri kurtuluşa taşıyacak yolun başlangıcıdır.