7 Haziran'03
Sayı: 22 (112)


  Kızıl Bayrak'tan
  Düzenin krizi ve açmazları iç dalaşmayı şiddetlendiriyor
  Özelleştirme saldırısı ve PETKİM
  Sınıf hareketinin mevcut durumu üzerine...
  Sınıf hareketinden...
  Şakirpaşa İşçi Kültür Evi keyfi olarak kapatıldı!
  Akabe Zirvesi'nin gündemi: Ordusuz bir devlet,...
  A. Gül İKÖ toplantısında ABD emperyalizminin sözcülüğünü yaptı...
  TOBB Genel Kurulu'nda hükümeti ve muhalefetiyle sermaye partileri boy gösterdi...
  Irak halkı emperyalist işgali reddediyor!
  Kölelik yasasına karşı örgütlenmeye, birleşik mücadeleye!
  Genel af dilenciliğinin anlamı üzerine
  15-16 Haziran...
  15-16 Haziran Direnişi'nin ruhuyla mücadeleyi yükseltelim!
  Emperyalist G-8 Zirvesi...
  Evian Zirvesi: Bir iflas tablosu
  Fransa'daki çatışmanın tayin edici günleri yaklaşıyor
  Doğu Almanya'da metal grevi...
  Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
  İhanette "Yeni adım"!
  İmparatorun yeni macerası...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Abdullah Gül İKÖ toplantısında ABD emperyalizminin sözcülüğünü yaptı...

Bush çetesinin Tahran’daki “Truva Atı”

AKP, hem seçim süreci, hem de hükümeti kurma aşamasında başta savaş kundakçısı Wolfowitz ve temsil ettiği siyonist lobi olmak üzere, ABD emperyalizminin desteğini almıştı. AKP, hükümeti kurulduğu andan itibaren efendisinden aldığı bu desteğe layık olmak için uğraşıp durdu. Irak halkını hedef alan emperyalist saldırıya ve ardından gelen işgale tam destek verdi. Türkiye’yi savaşın fiili bir tarafı yapmak için de çırpınıp durmuştu. 2. tezkerenin meclisten geçişini sağlayamadığı için parti kurmayları büyük bir üzüntü/hayalkırıklığı yaşamışlardı. Tüm uğraşlarına rağmen Washington-Ankara ilişkilerinde bazı sıkıntıların baş göstermesini engelleyemediler. Efendisinin beklentisini gerektiği gibi yerine getirememenin sıkıntısından dolayı, savaş çetesinin hakaretlerini/aşağılamalarını sineye çekiler.

Ama uşak uşaktır. Her fırsatta bu düşkün rolü oynamaya hazırdır. Amerikancılığı ile bilinen Dışişleri bakanı Abdullah Gül, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu halklarını hedef alan vahşi saldırısının sözcülüğüne soyunarak İslam Konferansı Örgütü’ne (İKÖ) üye ülkelerin dışişleri bakanlarını ABD adına tehdit etti. Bu sayede Washington’daki efendilerine olan sadakatini yeniden kanıtlama imkanı bulmuş oldu. Bu arada A. Gül’ün Tahran’da gösterdiği maharetin, haydutbaşı Bush ve çetesi tarafından memnuniyetle karşılandığı basına yansıdı.

İKÖ Zirvesi’nde “demokrasi havarisi”

İran’ın başkenti Tahran’da yapılan İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları Zirvesi’ne katılan A. Gül, “önemli” açıklamalarda bulundu. Konuşmasını yaptıktan sonra -zirve devam ederken-Tahran’dan ayrılan Türk Dışişleri Bakanı, kendisine verilen işi yerine getirmiş bir “görevli” edasıyla İstanbul’a geldi. Zirveye katılan bakanlara, deneyimli devlet adamı havalarında öğütler veren Gül, aba altından Amerikan sopası gösterdi.

İslam ülkelerine yeni bir vizyonun gerektiğini savunan Gül, “önce biz evimize çeki düzen verelim; islam dünyasının çağdaş normları benimsemesinin zamanı geldi; bizi yönlendiren güç akılcılık olmalı; cehalet ve yolsuzluğu ortadan kaldırmalıyız; herkes için daha yüksek yaşam standartları sağlanmalı, gelir dengesizliği bitmelidir” vb. inciler döktürdü. Hızını alamayan Abdullah Gül, “bu sorunların nedeni bu ülkelerin rejimleridir. Sorun kapalı, şeffaf olmayan çoğunlukla dikta yönetimlerine dayanan yönetim tarzlarıdır” gibi ifadeler de kullandı. Rejim sorununa çözümler de öneren Gül, müslüman ülkelere demokrasiye geçmelerini, refahı, kalkınmayı, adil paylaşımı, insan haklarına saygıyı benimsemeleri gerektiğini hatırlattı. Dini bütün Amerikan uşağı, bu değerlerin müslümanlığa da uygun olduğunu, hatta müslümanlığın bu değerleri teşvik ettiğini de iddia ediyor. Peşpeşe sıralanan bu açıklamalarla müslüman ülkelere çıkış yolunu “gösteren” Gül, “Bu değişimleri içten veya dıştan bir müdahale olmadan kendiniz gerçekleştirin! Yoksa sonuçlarına katlanırsınız” sözleriyle asıl amacını özetledi. Bir Amerikan uşağı olarak efendisinin diliyle konuşmuş oldu.

Bu adımları atmazsanız dış müdahaleye maruz kalırsınız!

“Ben atmanız gereken adımları size söyledim. Üstüme düşen vazifeyi yerine getirdim. Öğütlerimi dinlemezseniz başınıza geleceklerden siz sorumlu olacaksınız”. Bush ve savaş çetesinin sözcüsü A. Gül, İslam ülkeleri dışişleri bakanlarına bu mesajı vermiş oldu. Kendisine verilen görevi yerine getirmenin iç rahatlığıyla Tahran’dan dönen Gül, ertesi gün aynı açıklamaları sermaye basını aracılığı ile yineledi. (Milliyet, 2 Haziran’03)

Gül’ün öğütleri ilk bakışta kulağa hoş geliyor. Müslüman halkların demokratik, insan haklarına saygılı, müreffeh... bir yaşama kavuşmalarını savunuyor. Yani bu Amerikan uşağı islam aleminin yaşadığı sorunların aşılması için çaba harcıyor. Türkiye gibi bir ülkenin dışişleri bakanı olan bu zat, dikta yönetimlere karşı çıkıyor, demokrasiye geçişi (nasıl oluyorsa bu geçiş!), halkın yönetime katılmasını, gelir dağılımı adaletsizliğinin giderilmesi vb., vb. için bir an önce adım atılması gerektiğini “savunuyor”.

Asalak burjuvazi adına siyaset yapanların yalan, demagoji, kitleleri aldatma, olguları tam tersi kavramlarla (19 Aralık katliamına “hayata dönüş” adı verildiğini hatırlayalım) ifade etmek vb. alanında derin bir birikime sahip oldukları bilinir. Bir çeşit retorik olan bu yalan söyleme zanaatı ile en barbar saldırılar bile “sevimli” gösterilir. Örneğin Irak halkının katledilmesine “özgürleştirme” denmesi gibi. Bu zanaatı iyi icra ettiği anlaşılan A. Gül, tüm maharetine rağmen sonunda baklayı ağzından çıkarıyor. Kulağa hoş gelen öğütlerin sonunda sadede geliyor, “eğer çizdiğim çerçeveye uygun adımlar atmazsanız dış müdahale ile karşı karşıya kalırsınız. Bunun sorumlusu da siz olursunuz. Akıllı davranırsanız, böyle bir müdahaleye fırsat tanımamış olursunuz” diyor. İKÖ zirvesinde bu tehditleri savurma densizliğinde bulunan Gül’ün kimin adına hareket ettiği kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Irak’a bakıp “ibret alın!”

Irak yönetiminin söz konusu adımları atmamasından dolayı dış müdahaleye maruz kaldığını savunan Gül, böylece Irak halkının emperyalist saldırı ve işgali hak ettiğini söylüyor. Bu örneği göstererek “müslüman kardeşlerine” akıllı olmaları, yani Bush ile etrafındaki savaş kundakçılarının her istediğini yerine getirmeleri gerektiği tavsiyesinde bulunuyor. Aksi durumda Irak’tan sonra sıranın kendilerine geleceğini hatırlatıyor. Güya Irak yönetimi petrol gelirlerini halkın refahı için kullanmadığından dolayı Amerikan emperyalizminin saldırısına uğradı. Gül’e göre Irak’ın yakılıp yıkılması, 10 bin sivilin öldürülmesinin nedeni de Irak’a demokrasi getirip, petrol gelirlerini halkın refahı için kullanmayı sağlamakmış!

Bu azılı Amerikan uşağı, söylediği sözlerin iğrenç yalanlarla dolu olduğunu kendi de çok iyi biliyor. Müslüman dikta yönetimlerine almalarını öğütlediği (demokrasi, insan hakları, halkın yönetime katılması, gelir dağılımının eşit şekilde bölüşümü vb.) önlemlerin öncelikle kendi hükümeti tarafından Türkiye’de neden uygulanmadığını es geçtiği gibi, bunun dış müdahaleyi neden haklı kılacağı üzerine de bir çift söz söylemiyor. Modern barbarlığın temsilcileri olan emperyalistlerin Irak halkına karşı uyguladıkları/uygulamaya devam ettikleri vahşetin sözünü ettiği değerlerle nasıl bağdaşacağını da açıklamıyor. Bu uşağın ikiyüzlülüğünü en iyi açıklayan örnek kendi hükümetinin uygulamalarıdır. Di&crren;er sorunlar bir yana, sadece Türkiye’deki gelir dağılımı adaletsizliği bile bu nasihatlara asıl ihtiyacı olanın A. Gül olduğunu gösteriyor.

İslam alemine model “Türk demokrasisi”!

Hem Washington’daki haydutlar, hem de Ankara’daki uşakları Türk demokrasisinin Ortadoğu ülkelerine model oluşturabileceğini sık sık dile getiriyorlar. Bu söyleme göre Türkiye hem müslüman, hem de laik-demokratik bir yönetime sahipmiş. İslam aleminin tek örneği de buymuş. Dolayısıyla ABD emperyalizminin ihraç edeceği demokrasi modeli için biçilmiş kaftanmış vs.

Son teknoloji ürünü silahlarla bir halkın katledilmesi, ülkede var olan zenginliğin yağmalanması ile bu ülkenin demokratik bir yönetime kavuşması. Bunlar birbirini reddeden farklı iki durumdur. Diğer bir ifadeyle, emperyalist işgal sona erdirilmediği sürece herhangi bir demokratik yönetimden bahsetmek ancak riyakarların işi olabilir.

Şimdi örnek olduğu iddia edilen Türkiye yönetiminin demokratikliğine bakalım.
İlkin, Türk sermaye devleti insan hakları ihlalleri konusunda onlarca yıldır dünyada başı çeken ülkelerden biridir. Devrimci harekete ve Kürt yurtseverlerine karşı giriştiği baskı, işkence, katliam vb. uygulamalarla binlerce insanı katletmiştir. Bu saldırılar halen devam ederken, Kürt sorunu konusunda da aynı inkarcı politika egemenliğini sürdürüyor.

İkincisi, İMF-TÜSİAD patentli programlar ile işçi sınıfı ve emekçiler ağır sömürü koşullarına mahkum edildi. Gelir dağılımı en bozuk ülkeler arasında rekora doğru hızla yol alan ülkelerden biri oldu Türkiye. Halkın yönetime katılmasının ne durumda olduğunu ise, AKP’yi işbaşına getiren seçim sistemi gösteriyor. Hangi parti işbaşına gelirse gelsin, asalak burjuvazi ve İMF’nin emri altında çalışarak, emekçiler hiçe sayılıyor. Yani halkın yönetime katılması diye bir durum da söz konusu değil.

En çok övündükleri laiklik meselesine gelince. Laik olduğu iddia edilen sermaye devletinin hem dini hem de mezhebi vardır. Bu devlete bağlı olan Diyanet İşleri Başkanlığı, 100 bin kişilik kadrosu ile bütçeden birkaç bakanlıktan daha çok pay almaktadır. İç politikaya emekçi düşmanlığı, dış politikaya emperyalizme uşaklığın damgasını vurduğu bir yönetimle karşı karşıyayız. Esasen Türkiye’deki bu vahim tablo, Amerikan uşağı Gül’e söz konusu değerler üzerine hiçbir şekilde konuşma hakkı bırakmamaktadır. Ortadoğu halklarının bu modeli örnek alması değil, elden geldiği ölçüde ondan uzak durmalarının kendileri için daha hayırlı olacağı kesindir.

Halklar özgürlüğü, eşitliği ve refahı
kendi elleriyle kazanacaklardır

Kuşkusuz ki, Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri dahil olmak üzere, tüm Ortadoğu işçi-emekçilerinin dikta rejimlerden kurtulmaya ve demokratik yönetimlere kavuşmaya acilen ihtiyaçları vardır. Ancak bu tarihsel kazanımlara ulaşma mücadelesi ne emperyalistlerin, ne de işbirlikçilerinin haddine düşüyor. Tam tersine, emperyalistlerle, onların bölgedeki uşaklarıyla devrimci bir hesaplaşma yaşanmadan bu değerlere ulaşmak olanaklı değil. Kapitalist sömürüden, faşist baskı ve zorbalıktan nihai kurtuluş, ancak Ortadoğu çapında sosyalist işçi-emekçi cumhuriyetleri kurulduğu zaman mümkün olacaktır.