06 Ağustos 2005
Sayı: 2005/31 (31)


  Kızıl Bayrak'tan
  Seydişehir direnişinin
anlamı ve önemi
  Seydişehir’de yağmacılara karşı militan
direniş!
   Avrupa Birliği’nin TEKEL’i ve tütüncülüğü bitirme dayatması
  TMY’de değişiklikler gündemde... Devlet terörde sınır tanımayacak
  ÖSS’de biçimsel değişiklikler
Coca Cola işçilerinin çadırına polis saldırdı
Sendikalaşmanın önündeki en büyük
engel sendika ağalarıdır!
  Adalet Ağaoğlu’nun İHD üyeliğinden istifası... “Aydın” olmanın
dayanılmaz hafifliği!
  Anayasa Mahkemesi kadın başkanla “taç”landı!
  Gelin canlar bir olalım, Hızır Paşalar’ın
kanlı iktidarını yıkalım!
  Munzur Festivali fiili
olarak gerçekleşti!
  Mersin Limanı işçilerinin eylemi sürüyor
  Bu UMUDU öldürmeye
gücünüz yetmez!
  Sınıf hareketinin güncel görünümü ve işçi
kurultayı çalışmaları (Orta sayfa)
  Tasfiyeciliği örtme ve teorileştirme aracı:
Demokratik konfederalizm!
  Şimdi de Gazze’ye ırkçı duvar

  ABD askerleri arasında depresyon
yaygınlaşıyor.

  İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (İRA) silahlı mücadeleye son verdi
  Özbekistan, topraklarındaki ABD
üssünün boşaltılmasını istiyor
  Düzen mumdan gemiyle ateşten denizi geçmeye çalışıyor
  Yarım kalan hayatlar
  Ekim Gençliği’nden
  Mamak 2. Kültür-Sanat Festivali
  Basından
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın


 

Tasfiyeciliği örtme ve teorileştirme aracı:

Demokratik konfederalizm!

M. Can Yüce

İmralı, Kürtler açısından her yönüyle bir silahsızlandırma, tasfiyecilik, bilinç katliamı; halkı sömürgeci sistemle bütünleştirme, onun uysal bir uyruğu haline getirme hareketidir!

İmralı, açık ki, bir Genelkurmay operasyonu, aynı anlama gelmek üzere bir özel savaş konseptidir!

İmralı, Kürtleri iradesizleştirme, beyinsizleştirme, düşüncesizleştirme, örgütsüzleştirme, seçeneksiz bırakma, dünü, bugünü ve geleceği üzerinde ipotek kurma stratejisidir!

İmralı, bunu, öteden beri Öcalan iktidar sisteminin sopası haline getirilen PKK/Kongra-Gel aracılığıyla yapmaktadır. İlk çıkış ve varoluş gerekçelerinin karşıtına dönüştürülen, dönüşen bu araç, İmralı çizgisinin en temel uygulama silahıdır!

İmralı partisine dönüştürülen PKK/Kongra-Gel, geçmişin değerlerini kullanmakta, Kürt halkının temsilcisi, sözcüsü, onun çıkarları için mücadele eden bir hareket yanılsamasını yaratmaktadır. Oysa gerçeklik çok farklıdır, onun Kürt halkı ve emekçileriyle, ezilen halklarla bir ilişkisi kalmamıştır; bir ilişki var, ama bu ilişkisi terstendir, karşıtlık temelindedir, karşı-devrimci tasfiye hareketinin sopası olma anlamındadır!

Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin önünde aşılması gereken bir engel haline gelen İmralı Partisi PKK/Kongra-Gel, salt Kürtler açısından değil, Türkiye devrimci sosyalizm mücadelesi, işçi ve emekçi hareketi açısından da ciddi bir engeldir. Öcalan, İmralı'dan yaydığı “teoriler”le bu hedefini açıkça ortaya koymaktadır.

Tasfiyecilik ve ihanet, artık sadece kaba, çıplak ve dolaysız sözler, yöntem ve araçlarla yapılmıyor. Bununla birlikte İmralı tasfiyeciliğini, İmralı ihanetini teorik-ideolojik bir temele oturtma, felsefik ve tarihsel bir arka plana bağlama, böylece ihaneti daha tahripkâr ve sürekli kılma amacı güdülüyor ve bütün çalışmalar bu bağlama oturtuluyor!

Hatırlayalım: Öcalan, uçakta gözlerini ilk açtığında “anne tarafının Türk” olduğunu belirtmiş ve “fırsat verilmesi durumunda devlete hizmet edeceğini” söylemişti. Bu yaklaşımını ilk sorgusundan başlayarak daha sistematik bir hale getirmişti. Kamuoyuna açık yapılan ilk mahkemesinde gerek sözlü olarak yaptığı açıklamalarda ve gerekse sunduğu yazılı savunmasında PKK'yi, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesini mahkûm etmiş, savaşta ölen askerlerden “şehit” diye sözetmiş, TC'nin, Kemalizm'in tezlerini en açık, en bayağı ve dolaysız bir biçimde savunmuştu. Bu dolaysız ve kaba resmi ideoloji savunusu başta herkeste şaşkınlık yaratmıştı. Kürt sorunu sıradan bir kültürel kırıntılar derekesine indirgenmiş, kimi kırıntılar ve af karşılığında PKK'nin bitirileceği, ulusal davanın tasfiye edileceği, PKK ve Kürtler'in devletin hizmetine koşulacağı sözü veriliyordu. Bu yaklaşım en başta ideolojik ve programatik bir silahsızlandırma hareketiydi ve gelişme süreci bilinmektedir.

İlk aşamalarda devlet açısından önemli olan bu çizgi ve duruşun olduğu gibi ve firesiz PKK tarafından benimsenmesi, resmi parti çizgisi haline getirilmesiydi. Bu, 7. ve 8. kongrelerde başarıldı. İlk başta Öcalan'ın bu çizgiyi PKK'ye kabul ettirebileceği konusunda devletin kuşkuları vardı. Dolayısıyla sürekli bu konuda Öcalan'ı kendini kanıtlamaya zorladılar, aynı zamanda bunu yapması için her türlü olanağı sundular: PKK'yi İmralı'dan yönetmesine izin verdiler. Öcalan, partide kurduğu iktidar sisteminin çok sağlam olduğunu, yakalanmış olmasının bunu etkilemek bir yana güçlendirebileceğini kısa sürede devlete gösterdi ve kanıtladı. Öcalan'ın örgüt üzerindeki mutlak otoritesinin kanıtlanmış olması TC açısından çok önemliydi, ama öyle de olsa bu, görece ve kendi içinde ciddi çelişkileri barındıran bir durumdu. Bu çelişkili ve görece durum Kürdistan sorununun dinamik ve patlamalı yapısından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla İmralı teslimiyetini ve tasfiyeciliğini derinleştirmek, ideolojik-teorik bir temele oturtmak gerekiyordu; bu, hem son on yılların ideolojik, politik bilinç ve moral kazanımlarını tahrip etmede, hem de bugünü ve geleceği kontrol altına almada, bunun için teslimiyeti uzun vadede toplumsal ve politik bir temele oturtmada vazgeçilmez bir fırsat ve araç olarak değerlendiriliyordu.

Bu nedenle ilk savunmalardaki kaba, dolaysız ve açık resmi çizgi savunusu tek başına bu işlevi göremezdi. Dahası bu kaba savunu, kısa sürede tepkilere yolaçabilir ve böylece İmralı fırsatı hovardaca harcanmış olunurdu! Devlet böyle düşünüyor ve İmralı çizgisinin teorik-ideolojik bir “paradigmaya”, felsefik bir anlayışa ve tarihsel bir arka plana oturtulması gerektiğine inanıyordu. Kuşkusuz bu “paradigma”, biraz Kürt sosuna batırılmış, sol renkler taşıyan, iddialı, “evrensel bir paradigma” geliştirme iddiasına sahip, ama özünde resmi çizgiyi Kürtler, emekçiler ve sol için kabul edilebilir bir platforma dönüştürecek bir biçimde ortaya koyacak bir “esneklikte” olmalıdır!

Doğrusu, Öcalan da devlete hizmet konusunda, örgüt üzerindeki tartışmasız otoritesini kanıtlama noktasında devlete gerekli güveni vermiş ve bunun “güveni” ile görevini yapacak konumdaydı. Son savunma kitaplarına yansıyan “kendine güven” havası, bir özgüven değil, devlet karşısında kazanılan bir manevra alanı değil, kendini devlete kanıtlamış, devlete hizmet sözünü yerine getirmiş olmanın bir “rahatlığıdır.” Bu “rahatlık”, teslimiyet ve ihaneti, “yeni bir çizgi” olarak sunma anlayışına da uygundur. Bu “yeni çizgide” Kürt sorunu sıradan kültürel kırıntılar sorununa indirgeniyor, iktidar, kendi kaderini belirleme mücadelesi, bunun programı ve stratejisi teorik olarak mahkûm ediliyor; yanı halk ve emekçiler bilinç ve ruh düzeyinde mücadele, geleceğini belirme silahlarından yoksun bırakılıyor. Buna karşılık ise devlet, sömürgeci ve sömürü düzeni dokunulmaz bırakılıyor. Ulusal ve sınıfsal mücadeleler ise sonuçsuz ve etkisiz “sivil toplum” etkinlikleri derekesine indirgeniyor.

İmralı çizgisini teorik bir açıklamaya, felsefik bir temele, politik bir anlayışa oturtma çabaları başından beri var. Hatırlanacağı üzere ilk savunmalarda Demokratik Cumhuriyet tezi ortaya atıldı, ama bu o kadar temelsizdi ki, birkaç aklıevvelin dışında pek bir itibar görmedi. Demokratik Cumhuriyet (DC), Türkiye Cumhuriyeti'nin (TC'nin) kodu olarak algılandı. Uzun vadede DC'nin ideolojik ve politik bir çerçeve olarak, hele evrensel bir ideoloji olarak kabul görmesi mümkün değildi. Bundan dolayı bu konudaki arayışlar sürdü. DC'nin biraz daha geliştirilmiş biçimi olan “Demokratik Uygarlık” kavramı da yukarıda sözünü etiğimiz ihtiyaca denk düşmüyordu. “Demokratik Ekolojik Toplum Paradigması” eklektik bir karışımdı, yine de tatmin edici bir tanım değildi.

Sayılan bu kavramların hiçbiri terkedilmemekle birlikte, birbirleriyle varolan bağlantıları ve çelişkileri üzerinde fazla durulmamakla birlikte daha “kapsayıcı”, daha “evrensel” ideolojik tanım arayışları da devam etti. Son olarak bulunan kavram “Demokratik Konfederalizm”dir! Belli ki bu kavram daha uzun ömürlü olacağa benziyor, “Kürdistan Demokratik Konfederalizmi” ilan edildiğine ve Öcalan da bunun “önderi” olarak belirlendiğine göre bu kavramın görece daha uzun bir ömre sahip olduğuna hükmedilebilir!

Öcalan, konfederalizm kavramını Murray Bookchin'den “aşırmıştır”, ama ondan daha “iyi” ve onu “aşan” bir düzeye getirdiğini de iddia etmekten geri durmamıştır. Demokratik Konfederalizm, İmralı teslimiyetini ve tasfiyeciliğini örten, ona teorik bir meşruiyet kazandırmaya çalışan bir kavram, aynı anlama gelmek üzere bilinçleri doğramaya, ruhları köreltmeye çalışan bir kavram… Bu kavramın Bookchin'deki anlamını ortaya koymak, İmralı tezlerinin bununla olan karşıtlığını göstermek önemlidir. Bundan sonraki başlıkta bunu yapmaya çalışacağız.

I. Konfederalizm ve Bookchin

Öcalan tarafından savunulan konfederalizm, Bookchin'in geliştirdiği konfederalizm kavramından farklıdır. Boockhin, bu kavramı yeni bir toplum ve politika projesinin önemli bir parçası olarak algılar. Daha da önemlisi Bookchin, kapitalist emperyalist sistemi reddeder ve ona karşı bugüne kadar ki sosyalizm teori ve pratiklerinin, deneyimlerinin derslerine dayanarak yeni bir proje geliştirme iddiasındadır. Bu projeyi ideolojik bir temele de oturtur ve buna “Komünalizm” adını verir. Komünalizmi ise şöyle tanımlar:

“Benim iddiam Komünalizmin toplumsal ekolojinin özgürlükçü belediyecilik ve diyalektik doğalcılığı içeren, tam olarak düşünülmüş ve sistematik olan görüşleri kuşatmak için anarşizm ve sosyalizmden daha kapsayıcı bir politik kategori olduğudur. Bir ideoloji olarak Komünalizm, zamanımız için daha geniş ve daha uygun bir kavrayış gücü önerirken eski Sol ideolojilerin –özellikle Marxizm'in ve anarşizmin– en iyi taraflarını bünyesinde toplar. Marxizm'den felsefe, tarih, ekonomi ve politikayı bütünleştiren, rasyonel olarak sistematik ve tutarlı bir sosyalizm oluşturmaya ilişkin temel projeyi alır. Diyalektik olduğunu deklere ederek teoriyi pratikle aşılamaya çalışır. Anarşizmden hiyerarşinin yalnızca özgürlükçü sosyalist bir toplumda üstesinden gelinebilecek temel bir problem olarak kabul edilmesinin yanısıra onun devlet karşıtlığını ve konfederalizme olan bağlılığını alır” (KOMÜNALİST KARAR ANI, Murray BOOKCHIN, Çeviren: Sezgin Ata, http://uk.geocities.com/ anarsistbakis/anarchy_articles.html)

Anlaşılacağı gibi, Bookchin'in önerdiği ideolojik çerçeve, “eski sol ideolojileri” aşma, onların “en iyi taraflarını kendine” katarak yeniden üretme iddiasındadır. Bunun kapitalist sistemin eleştirisi ve reddi üzerinde geliştirilen bir anlayış olduğunu belirtmek, sadece bir tekrar olacaktır. Devlete cepheden tavır alan Bookchin, ona karşı konfederalizmi savunur. Yine onun anlayışında gücün reddi de yoktur, tersine gücün, “konfedere olmuş” ademi merkeziyetçi, kendi kendine yeten, doğa ile ilişkileri dengeli ve saygılı “özgürlükçü” belediyelere ve yerel birimlere dağılmasından yanadır.

Esas konumuz konfederalizm olduğu için bunun Bookchin tarafından nasıl konulduğunu görmemiz gerekir. Bunun için birkaç tane uzun alıntı yapmanın yararlı olduğunu düşünüyoruz. Bookchin bir soruyla başlıyor ve şöyle devam ediyor:

“O halde konfederalizm nedir? Herşeyden önce üyelerinin veya delegelerinin çeşitli köyler, kasabalar ve hatta büyük şehirlerin semtlerindeki popüler yüz-yüze demokratik topluluklardan seçildiği bir yönetici konsüller ağıdır. Bu konfederal konsüllerin üyeleri kelimenin tam manasıyla temsili olarak seçilmiş, geri çağrılabilir ve onları toplulukların kendileri tarafından formüle edilmiş politikaların koordinasyonu ve yönetimi amacı için seçen topluluklara karşı sorumludurlar. Bu yüzden, cumhuriyetçi hükümet sistemlerindeki temsilcilerin olduğu gibi politika yapmak değil, tamamen yönetimsel ve pratik bir işlevleri vardır.” (Konfederalizmin Anlamı, Bookchin, 3 Kasım 1990) (http://www.geocities.com/liberterian/metinler/ Konfederalizmin_Anlami_Murray_Bookchin.htm )

Bu tanıma göre gücün dağılımı da değişmektedir. Gücün gerçek sahibi, yerel halk meclisleridir, tabandır, doğrudan ve yüzyüze demokrasinin gerçekleştiği platformlardır. “Yukarıya gidildikçe” gücün etkisi zayıflamış olacaktır. Gücün bu dağılımı, gücün ve iktidarın en üstte tek bir monarkın, elitin ve oligarşinin elinde, aygıtın elinde birikmesi ve ondan kaynaklanan kötülüklerin önlenmesi de gerçekleşmiş olur. Kaynakların paylaşımı, ademi merkeziyetçi belediyelerin koordinesi ve “çoğunluk esasına göre” alınan kararların uygulanması, bir gücü, politika yapma ve uygulama sürecini anlatmaktadır. Bu sürece ve ilişkiler sistemine Bookchin, konfederalizm adını vermektedir. Karar alma sürecinde çoğunluk esası belirleyicidir. Bu noktada Bookchin, bir “Demokratik merkeziyetçi” gibi düşünmektedir. Karar sürecinde en geniş tartışma, görüş ifade etme özgürlüğü esastır, ama çoğunluk oyuna göre karar alındıktan sonra bunların uygulanması da şarttır. Yoksa eylemsizlik ve giderek kaos başlayacaktır. Elbette azınlıkta kalan görüşün çoğunluk haline gelme hakkı vardır, bunun olanaklarına da sahip olmalıdır, ancak bu, uygulama gücünü ortadan kaldırmamalıdır. Bookchin, burada geleneksel anarşizmden ayrılır, “oy birliği” ilkesini doğru bulmaz, onun yerine “çoğunluk esasını” karar almada temel ilke olarak benimsenmesi gerektiğini savunur!

Bookchin, devlet aygıtı ve yönetimi ile Politika yapmayı, devletin yönetici kadroları ile konfederalizm siteminde “seçilmiş, geri çağrılabilir”, “yüzyüze demokratik yöntemlerle ve tabanda belirlenmiş politikaları yürütmek ve koordine etmekle görevli temsilcileri” kesin bir biçimde birbirinden ayırır ve bunların farklılığını ortaya koyar. Bu noktada antik Atina demokrasisini referans noktasını aldığını belirtmek gerekir. Politika, “yurttaş meclislerinin” yetkisindedir, seçilen ve geri çağrılabilir temsilciler, delegeler ise bunu yerine getirmekle görevlidirler, onların politika yapma, kent adına, topluluk yaşamı hakkında karar verme yetkileri yoktur. Antik Atina'daki bu doğrudan ve yüzyüze demokrasi deneyimi Bookchin'in konfederalizm anlayışında önemli bir esin kaynağıdır.

Bilindiği gibi, geleneksel anarşizm anlayışında merkeziyetçilik yerine ademi merkeziyetçilik, otorite yerine bireysel özgürlük, otonom yerelcilik esastır. Ancak bu kavramların pratik sosyal ve siyasal yaşamda karşılığının olmadığı görülmüştür. Bu anlayışın eylemsizliğe, darlaşmaya, dar görüşlülüğe, dar bölgeciliğe götürdüğü de kanıtlanmıştır. Bookchin, anarşistlerin devlet, otorite, bütünlük ve merkeziyetçilik karşıtlığını alır, ama bunların içeriğini yeniden tanımlar. Kendi konfederalizm tanımı, bu yeniden içeriklendirme ihtiyacının bir sunucudur. Bookchin, birbirine bağlanmamış, genel bir koordinasyonda buluşmamış kendi kendine yeterliliğin, salt ademi merkeziyetçiliğin sakıncalarını görmüş, bu sakıncaları aşmanın en iyi yolunun da konfederalizm olduğunu düşünmüştür. Bu konuda şunları yazar:

“Konfederalizmi hayata geçirirken kaynakların, üretimin ve politika yapmanın paylaştırılmasına dayanan özgün bir karşılıklılık ilkesiyle toplulukların birbirlerine bağımlı olması, hayati bir önem taşır. Eğer bir topluluk önemli maddi ihtiyaçlarını sağlamak ve onu daha büyük bir bütüne bağlayacak politik amaçları gerçekleştirmek için bir diğer topluluğa veya genel olarak topluluklara güvenmeye zorunlu değilse kapalılık ve dar görüşlülük gerçek ihtimallerdir. Yalnızca konfederasyonun katılımcı yönetim formunun-konfederal ağlar anlamında-bir uzantısı olarak anlaşılması gerektiğini kabul ettiğimizde, ademimerkeziyetçilik ve lokalizm, daha büyük bir gövdeyi oluşturacak toplulukları, daha geniş insan birliktelikleri pahasına, dar görüşlü bir tavırla kendi kabuklarına çekilmekten kurtarabilir.” (Aynı yazıdan…)

Bu yaklaşımın yerel toplulukların “bağımsızlığına” gölge düşürebileceği kaygılarını yersiz bulan Bookchin, bu konuda da şunları yazmaktadır:

“Bu nedenle konfederalizm topluluklar ve bölgeler arasında var olması gereken bağımsızlığı daimi kılmanın -şüphesiz yerel kontrol esaslarından vazgeçmeksizin bağımsızlığı demokratikleştirmenin-bir yoludur. Akılcı bir kendi-kendine yeterlilik ölçüsü her yerleşim ve bölge için istenilir iken, konfederalizm bir taraftan yerel cemaatçilikten diğer taraftan aşırı bir ulusal ve global iş bölümünden kaçınmanın bir vasıtasıdır. Kısaca söylemek gerekirse, bir topluluğun dengeli bir ekolojik toplumu gerçekleştirecek daha büyük bir bütüne katılırken kimliğini ve tamamlanmışlığını elinde tutmasıdır.” (Aynı yazıdan)

Bookchin, kendi projesini bir bütün olarak görmekte ve ekonomik yapısını da kısaca şöyle tanımlamaktadır. (Ancak geçmeden vurgulamalıyız ki, öngördüğü ekonomik ilişkiler, buna ve genel olarak Komünalizme geçiş konusundaki görüşleri kendi içinde tartışmalı, sorunlu, hatta “açık”larla malul olsa da kendi cephesinde bütünlüklü bir toplum ve politika projesini sunma iddiasındadır. Bu kısa nottan sonra devam edebiliriz.)

“Bir toplumsal organizasyon prensibi olarak konfederalizm en olgun haline ekonominin kendisinin, yerel çiftliklerin, fabrikaların ve yerel belediye sorumluluğundaki diğer ihtiyaç duyulan atılımların onun yerini alması yoluyla konfederalize edilmesiyle ulaşır-bunun anlamı, bir topluluğun, ister büyük ister küçük olsun, kendi ekonomik kaynaklarının diğer topluluklar ile kurulan bir ağın içinde yönetmeye başlamasıdır. Bir yandan kendi-kendine yeterli bir ekonomi, diğer yandan değişime dayalı pazar ekonomisi arasında seçim yapmaya zorlamak basitleştirici ve gereksiz bir ikilem yaratmak olur. Konfederal bir ekolojik topluluğu, paylaşımcı, değişim ilişkileri tavizleri ile kendilerini kirletmiş “kooperatif” kapitalistik toplulukları tarzında değil ihtiyaçlara göre dağılımı sağlamanın verdiği hazza dayalı bir paylaşımı gerçekleştiren bir toplum olarak düşünmek istiyorum.” (Aynı yazıdan...)

Bunun olanaklı olup olmadığını da tartışıyor ve şöyle devam ediyor:

“İmkânsız mı? Ulusallaştırılmış mülkiyetin (ki bu ekonomik güçle merkezleştirilmiş devletin politik gücünü pekiştirir) veya özel pazar ekonomisinin (“büyü ya da öl” kuralının gezegenin tümünün ekolojik stabilitesinin temelini sarsmakla tehdit ettiği) daha işletilebilir olduğuna inanmaktan vazgeçmediğimiz sürece ekonominin konfedere edilmiş belediyeleşmeye karşı uygulanabilir bir alternatife nasıl sahip olduğumuzu” görmeyi başaramıyorum. Her halükarda, tüm terfi etmek istekleri ile birlikte imtiyazlandırılmış devlet bürokratları veya açgözlü burjuva müteşebbisleri-ve hatta emekçi kontrollü girişimler olarak adlandırılan “kolektif kapitalistler”-artık olmayacağından topluluğun problemleri ile karşı karşıya gelecek olanlar, yaptıkları iş veya bulundukları işyerleri ne olursa olsun, yurttaşlar olacaktır. Artık, işin, işyerinin, statünün veya mülkiyet ilişkilerinin geleneksel özel çıkarlarını aşmak gerekecek ve komünün ortak sorunlarına dayalı genel bir çıkar yaratma zorunluluğu olacaktır.”

Ve Bookchin, konfederalizm hakkındaki düşüncelerini şöyle bir bütünlük içinde özetlemektedir:

“Bu nedenle konfederasyon âdemimerkeziyetçiliğin, lokalizmin, kendi-kendiliğindenliğin, bağımsızlığın-ve fazlasının bir bileşimidir. Bu daha çok bugün sahip olduğumuz pasif seçmenlerin ve tüketicilerin tersine katılımcı bir demokrasideki akılcı aktif yurttaşlığa yönelen vazgeçilmez ahlaki eğitim ve karakter yapılanmasıdır. Nihai olarak, birbirimizle olan ve doğayla olan ilişkilerimizin bilinçli bir yeniden yapılandırılmasının yerini tutabilecek hiçbir şey yoktur.

Toplum ve doğal dünya ile olan ilişkilerimizi yeniden kurmayı yalnızca âdemimerkeziyetçilik veya lokalizm veya kendi kendine yeterlilik ile başarabileceğimizi ileri sürmek bize tamamlanmamış bir çözümler toplamı bırakır. Konfedere edilmiş belediyecilik temeline oturtulan bir topluluk için bu öngörüler arasında bir noktayı ihmal ettiğimiz anda, yaratmayı umduğumuz tüm toplumsal yapıda genişleyen bir boşluk bırakmış oluruz. Bu boşluk büyüyecek ve nihayetinde yapının kendisini yıkacaktır-aynen pazar ekonomisinin “sosyalizm”, “anarşizm” veya iyi bir toplum ideali olan hangi düşünce olursa olsun bir araya getirildiğinde sonunda bir bütün olarak topluluğa hükmetmesinde olduğu gibi. Aynı şekilde politika yapmak ve idare etmek arasındaki farkı atlayamayız, bir kez politika yapmak insanların elinden kayıp gittiğinde kolayca bürokratlara dönüşecek delegeler tarafından yutulacaktır.

Konfederalizm, gerçekte, bir bütün olarak düşünülmek zorundadır: titiz bir şekilde idare edilen koordinasyon sistemi ile belediyelerdeki katılımcı demokrasiyi bir araya getiren bilinçli olarak biçimlendirilmiş bir bağımsızlık gövdesi. Bu bağımsızlığın ve bağımsızlığın daha zengin bir şekilde eklemlendirilmiş bağlılığa doğru, özgür bir toplumdaki bireyin çocukluktaki bağlılıktan gençlikteki bağımsızlığa doğru gelişmesi ve geriye yalnızca bireyler ve birey ile toplum arasındaki bilinçli bir bağımsızlık biçimi bırakmasında olduğu gibi, diyalektik gelişmesini içerir.

Konfederalizm, bu nedenle farklılıklarıyla ve daha büyük farklılık yaratacak potansiyel etkileriyle ekolojik toplum kimliğinin korunduğu bir toplumsal metabolizma sıvısı ve daha da gelişen çeşididir. Konfederalizm, gerçekte, toplumsal tarihin bir kapanışına işaret değildir (son yıllardaki “tarihin sonu” ideologlarının liberal kapitalizm için bizi inandırmaya çalıştıkları gibi), daha çok toplum ve toplum ile doğal dünya arasındaki katılımcı bir evrim tarafından işaretlenen yeni bir eko-toplumsal tarih için kalkış noktasıdır. (Konfederalizmin Anlamı- Bookchin 3 Kasım 1990

http://www.geocities.com/liberterian/metinler/ Konfederalizmin_Anlami__Murray_Bookchin.htm)

Bookchin, ulus, ulus-devlet, milliyetçilik, ulusal hareketler hakkındaki görüşleri genel ideolojik sistematiğinin tamamlayıcı unsurlardır. Bookchin, ulusa, ulus-devlete, milliyetçiliğe ve ulusal hareketlere karşıdır. Her ulusal hareketin ve milliyetçiliğin sonunda ulus-devleti hedeflediğini, ulus-devletin ise baskıcı bir grubun baskı arcına dönüştüğünü belirttir. Bu konudaki görüşleri kendi içinde sorunlu ve uluslar gerçeği ve ezilen ulusların kurtuluş mücadelesi konusunda verili tarihsel gerçekliğe yanıt vermekten uzaktır. İlkesel yaklaşımı ile somut tarihsel örneklere, örneğin haklı bir ulusal hareket karşısındaki tutumu kendi içinde paradoksaldır! Bu konu uzun ve ayrıntılı bir tartışmayı gerektirmektedir. Milliyetçilikten nihai kurtuluş hakkındaki öngörüsünü bir cümle ile ortaya koyduktan sonra bu bölümün finaline gelebiliriz.

“Özgür topluluklar en sonunda ulusun yerini ve organizasyonların konfederal formu devletin yerini aldığında, insanlık kendisini milliyetçilikten kurtarabilecektir.” (Milliyetçilik ve “Ulusal Sorun”, Murray Bookchin, Bir Alternatif Arayışı, http://www.geocities.com/liberterian/metinler/ milliyetcilik_ve_ulusal_sorun.htm.)

Özetle Bookchin, bir, kapitalist emperyalist sisteme karşı eleştirel ve bu sistemi reddeden bir düşünceye ve duruşa sahiptir. İki, bu eleştirel duruşunu, sol ve sosyalizm deneyimlerinin derslerinden yola çıkararak bir toplum projesini üretme düzeyine kadar vardırır. Üç, bu projede birey, toplum ve doğal dünya dengeli ve uyumlu bir ilişki içinde kurgulanmakta; yeni bir üretim, paylaşım ve yönetim sistemi önerilmektedir. Dört, bu projede devletin, ulus-devletin, merkeziyetçiliğin, kapitalist ekonominin yeri yoktur. Bunlar yerine konfedere edilmiş, kendi kendine yeten, özgürlükçü, doğal dünya ile uyumlu, ademi merkeziyetçi ve özgürlükçü belediyelere, yerel birimlere, farklı kültürlere ve en genel anlamda farklılıklara yer vardır. Yine Bookchin projesinde güç reddedilmiyor, konfedere olmuş tabana dağıtılması gereken bir gücün gereğine vurgu yapılıyor. Beş, Bookchin'deki konfederalizmin, egemen devletlerin gevşek birliği olan ve uluslar arası hukukta adı geçen konfederalizmle bir ilgisi yoktur. Altı, kendisinin tanımladığı Komünalizme geçiş süreci nasıl, hangi yol, yöntem ve stratejiyle, hangi toplumsal sınıf ve dinamiklere dayanılarak gerçekleşebilir sorularının yanıtları sorunludur, belki de bu ideolojik yaklaşımın en zayıf yanını oluşturmaktadır. Yedi, Bookchin, Marksizm ile Anarşizmi sentezlemeye çalışmaktadır. Bu “sentez”, tam bir yanıt mı? Tartışılır! Sekiz, “Toplumsal Ekoloji” olarak tanımladığı doğanın ve doğal çevrenin korunması yaklaşımı, Bookchin projesinin en önemli unsurlarından biridir. Dokuz, Bookchin'in komünalizmi ile bir devlet biçimi olarak Demokratik Cumhuriyet, yine günümüz kapitalist emperyalist sistemden başka bir şey olmayan “Demokratik Uygarlık” ile bir ilişkisi yoktur. Dahası bunlar birbirine karşıttırlar…

Nereden bakılırsa bakılsın Bookchin ile İmralı çizgisini bağdaştırmak, birini diğerine ideolojik-teorik ve felsefik bir dayanak yapmak mümkün değildir. Gerçeklik böyle olmasına rağmen İmralı'daki Öcalan, Bookchin'in kavramlarını çalıyor, kimi yerlerde sözcüğü sözcüğüne kopya ediyor ve böylece teslimiyet ve tasfiye çizgisi olan İmralı'yı teorik ve felsefik bir dayanağa oturtma çabasından geri durmuyor. Peki neden? Bunu nasıl yapıyor? Bu soruların yanıtlarını da bir sonraki başlıkta tartışmaya çalışacağız.

(Devam edecek...)