30 Nisan 2005
Sayı: 2005/17 (17)


  Kızıl Bayrak'tan
   1 Mayıs'ta alanlara!.. İşçi sınıfı savaşacak, sosyalizm kazanacak!
  Halkları köleleştirme saldırısına karşı
mücadeleyi yükseltelim!
  “Tıkırında”ki ekonominin sosyal
gerçekleri
  İç göç MGK'nın gündeminde
  Kütahya'da işçi katliamı! Katliamın sorumlusu sermaye sınıfı ve devleti
  Genelkurmay Başkanı konuştu... ABD çıkarlarını
korumaya devam!
  Özelleştirme saldırısı; Son gelişmeler ve eylemler.
  Vatikan'ın başına bir Nazi seçildi!
  Ermeni soykırımı yeni soykırımlara suç ortaklığı ile gizlenmeye çalışılıyor
  Ülke çapında KESK eylemleri
  Ankara'da SİP-TKP ile BAGEH arasında gerilim
  Güney Kürdistan sorunu üzerine ön düşünceler/H. Fırat
 İstanbul'da BDSP pikniği
1 Mayıs hazırlıklarından

 Ekvador; ABD işbirlikçisi başkan ülkeden kaçtı

 Amerikan adaleti işkenceci aklıyor
 Hatice Yürekli anıldı
Biji 1 Gulan!
Bültenlerden...
Kurtköy; Yıkımlara geçit vermeyeceğiz!
Çok sağcı bir Papa/ Vicente Navarro
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın


 

Güney Kürdistan sorunu üzerine ön düşünceler

H. Fırat

“ Ulusal sorun ve Kürt Hareketi ” başlıklı yazı dizimiz, Ortadoğu'ya ABD müdahalesi içindeki özel yerinden dolayı Güney Kürdistan sorunu üzerinden devam edecek. Bu soruna bir ön giriş olarak bu sayıda ara bir metne yer veriyoruz. Devamı gelecek sayıda yeralacak olan bu metin, bu yılın başında verilmiş ulusal sorun konulu bir konferansın Güney Kürdistan'a ilişkin bölümünün kayıtlarından oluşmaktadır... İki bölümlük bu ara metni, “Ulusal sorun ve Kürt Hareketi” başlıklı dizi kapsamında, Güney Kürdistan'a ilişkin yeni ve tamamlayıcı değerlendirmeler izleyecek...

Amerikan emperyalizminin Ortadoğu'ya son müdahalesiyle Kürt sorunu arasında dolaysız bir bağ yok kuşkusuz. ABD müdahalesi geniş kapsamlı bir emperyalist stratejiye dayanıyor. Kürtler bunun içine, sözkonusu stratejiyi başarıyla uygulamanın uygun olanakları ve araçları kapsamında, bir alt öğe olarak giriyorlar. Bir yandan emperyalist müdahale için uygun bir bahane ve öte yandan aynı müdahaleye bölgesel bir destek gücü olarak.

Ne var ki Kürt sorununun ABD stratejisi içinde kazandığı bu özgül yer ve anlam, yalnızca olayların yakın dönem içindeki seyriyle bağlantılıdır. Oysa Kürt sorununun kendisi nesnel varlığı ve kapsamıyla bir hayli eskiye dayanmaktadır ve derin tarihsel-toplumsal köklere sahiptir. Bu sorun ABD Ortadoğu'da henüz yokken de özel olarak Irak'ta ve genel olarak Kürtler'i köleleştirmiş olan dört devletin bünyesinde tüm kapsamıyla ve derinliğiyle vardı. Yalnızca sorun olarak da değil, bu sorun zemininde şekillenen tarihsel direnişler toplamı olarak da.

Kürt sorununu ve direnişini dış dinamiklerin/kışkırtmaların ürünü yapay ya da abartılmış bir sorun olarak görmeye ve göstermeye çalışan her türden gerici-şoven söylem ve propagandaya karşı, öncelikle ve özellikle bu temel önemde gerçeğin altını çizmek durumundayız.

Parçalanmış Kürdistan ve parçalı Kürt direnişi

Kürdistan tarihi olarak parçalanmış bir ülkedir. Bu parçalanma ilkin Osmanlı İmparatorluğu ile İran arasında ünlü Kasr-ı Şirin Antlaşması (1639) ile daha 17. yüzyılda gerçekleşti. Bunu Osmanlı İmparatorluğu'nun birinci emperyalist savaşta yenilip dağılmasıyla birlikte Güney'den yaşanan çifte bölünme izledi. Bugünkü Güney Kürdistan, İngiliz mandası altına giren Irak ve Güney Batı Kürdistan ise, yine aynı dönemde Fransız mandası altına giren Suriye sınırları içinde kaldı. Türk Kurtuluş Savaşı'nın ardından kesinleşen yeni sınırlar, bu bölünmeleri de kesinleştirmiş oldu. Bu nihai bölünmelerin ardından gerek toprak ve gerekse nüfus olarak Kürdistan'ın en büyük parçasının (hem nüfus ve hem de toprak olarak yaklaşık yarısının) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kaldığını biliyoruz.

Bu tarihi bölünmelerden itibaren Kürdistan'ın farklı parçaları zamanla farklı şekillenme süreçleri ile yüzyüze kaldılar. Her bir ülkedeki toplumsal-iktisadi gelişmelerin yarattığı kaçınılmaz sonuçların yanısıra, bir de her bir devletin kendi Kürtleri'ni egemen ulus siyaseti ve kültürü doğrultusunda sistematik baskı ve asimilasyona tabi tutma çabasının başarısı, sonuçta bu farklılaşmaların kapsam ve düzeyini de belirledi. Gerek köklü devlet geleneği, gerek kapitalist gelişmenin ötekilere göre belirgin ileri düzeyi ve gerekse inkar ve asimilasyonda öteki devletlerle kıyaslanamaz boyutlardaki çaba ve uygulamalarıyla, bu işte en büyük başarıyı Türkiye Cumhuriyeti devletinin sağladığını biliyoruz. Tüm bu başarı sonuçta Kürt halkının ulusal uyanışı ve özgürlük mücadelesinin güçlü duvarına gelip çarpmış bulunsa da.

Cumhuriyet öncesine kadar Güneyli Kürtlerle Kuzeyli Kürtler arasında yalnızca Osmanlılar'ın eyalet sistemi çerçevesinde bir siyasal-idari ayrım vardı. Feodal-aşiretsel yapının getirdiği toplumsal bölünmelerin ötesinde, daha çok eyalet düzenlemesinin getirdiği idari mesafeler vardı arada. Oysa Cumhuriyet'le birlikte güneyden net bir siyasal devlet sınırı çizilmiş oldu ve Kürt halkı araya tel örgülerin çekildiği ve mayınlı tarlaların döşendiği yeni bir bölünmeyle yüzyüze kaldı. Böylece Kuzey'de Türk devletinin egemenliği altında Türklerle ve Güney'de ise Araplarla ilişki ve etkileşim içinde bir farklılaşma süreci oluştu. Bu ikincisi önce İngiliz mandacılığı altında, ardından 1932 yılından itibaren şeklen devlet bağımsızlığı kazanmış Irak Krallığı bünyesinde ve nihayet 1958'de krallığın yıkılışının ardından ise sonuçta Baas iktidarına varacak yeni rejim altında yaşandı.

Bu farkılılaşma süreçlerini farklı siyasal bünyeler içinde ve toplumsal-siyasal zeminlerde kendini gösteren isyan ve direniş süreçleri üzerinden de görmekteyiz. Farklı siyasal bünyeler, farklı güç ilişkileri, farklı dost ve düşman güçler, farklı siyasal kimlik, amaç ve hedefler demekti. Öte yandan bu isyanların seyri ve akıbeti de farklılaşma süreçlerinin toplamını etkiledi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Kuzey'de çok sayıda isyan gerçekleşti. Türk devleti bu isyanları bastırdıktan sonra, o güne kadar bu isyanlar serisinin başını çekmiş olan Kürt feodal-burjuva sınıflarını kendisine eklemlemekte büyük bir başarı gösterdi. Bu arada kapitalizmin gelişmesi, Türklerle Kürtler'in çok yönlü olarak içiçe geçişleri için güçlü bir zemin oluşturdu ve bu süreci hızlandırdı. İki halk arasında güçlü iktisadi, sosyal ve kültürel ilişkilerin oluşmasını sağladı. İnkar ve imha politikaları ile sistematik asimilasyon, bu aynı süreçleri bir başka yönden ve biçimde besledi. Böylece Güney Kürtler'i ile Kuzey Kürtler'i arasında zamanla önemli mesafeler/farklılaşmalar oluştu. Kürdistan'ın parçalanmasına dayalı olarak çizilmiş yapay siyasal sınırların ötesinde ve onyılları bulan uzun zaman dilimleri içinde, artık farklı siyasal, sosyal ve kültürel bünyelerde bulunmanın getirdiği farklı şekillenmeler ve bunun ürünü mesafelerdi bunlar. Bu, Kürdistan'ın Kürtler'in arzu ve iradesine rağmen bölünmesinin ve bölünmüş parçalarda ilgili devletlerin izlediği gerici politikaların ürünü bir sonuçtur kuşkusuz. Fakat böyle de olsa sonuçta gerçekleşmiş nesnel bir olgudur.

Öte yandan, Kürtler'in siyasal uyanışı ve mücadelelerinin açıkça göstermiş bulunduğu gibi, temel önemde bir başka olgu da var. Kürdistan'ın farklı parçalarında son birkaç onyılda hızlanan olaylar ve güç kazanan özgürlük mücadeleleri; araya çizilmiş sınırlara, bu sınırların çizilmesinden itibaren farklı toplumsal-siyasal bünyelerde olmanın getirdiği belirgin düzeydeki ayrı şekillenme süreçlerine, bunun ürünü olarak oluşan ve artık önemli bir zemin de kazanmış bulunan farklılaşmalara rağmen, Kürtler arasındaki duygusal-kültürel bağların yaşam gücünü yine de koruduğu gerçeğini açığa çıkarmıştır. Direniş ve mücadelelerin özellikle son 20 yılda bunlara ayrı bir güç kazandırdığı artık tartışmasız bir olgudur. Suriye Kürtler'i de dahil Güney Kürtler'i ile Kuzey Kürtler'i arasında bu özellikle belirgindir. Düne kadar bu duygusal ve siyasal etkileşimi Türkiye'deki Kürt direnişi sağlıyordu. Şu sıralar ise aynı etkiye daha çok Güney Kürdistan'daki federe devlet olgusu kaynaklık ediyor.

Sonuç olarak; parçalanmasının ardından farklı toplumsal-siyasal süreçler içerisinde evrimleşmiş bir Kürdistan gerçeği ile bunun yarattığı bir karmaşık durum ve ilişkiler ağı var karşımızda. Bu karmaşıklık etki ve sonuçlarını hemen her alanda göstermektedir. Kürt sorunuyla bağlantılı süreçler hızlandığı ölçüde bu kendini daha da belirgin biçimde gösterecek gibi görünmektedir. Yayılmacı amaçları kadar, dahası bundan da çok kendi bünyesindeki Kürt sorunundan hareketle, Türk devleti ve burjuvazisinin Güney Kürdistan'daki gelişmelerin karşısına ısrarla taraf olarak çıkması bile, bu karmaşık gerçekliğin resmi düzeydeki bir dolaysız itirafından başka bir şey değildir.

Proletarya devrimi adına Kürt sorununda bir program ve politika ile ortaya çıkan komünistlerin de bu olgusal gerçeği, izledikleri stratejik ve taktik çizgi kapsamında bundan böyle daha belirgin biçimde hesaba katmaları gerekir.

Güney Kürdistan'da tarihsel direniş

Burada şu an için konumuz Güney Kürtleri'dir, daha çok da Ortadoğu'ya yeni emperyalist müdahale bağlamında. Fakat bu güncel olguyu yerli yerine oturtabilmek için bile olayın tarihi geçmişini ve seyrini gözönünde bulundurmak gerekmektedir. Güney Kürtler'i 20. yüzyıl tarihi boyunca neredeyse hep bir mücadele içerisinde oldular. Toplumsal yapısı son derece geri ve modern ulusal oluşumları aynı ölçüde zayıf olduğu halde, temelde Kürtlük bilincine dayalı olarak yabancı egemenliklerine karşı döne döne isyanlara giriştiler. Osmanlı'nın dağılmasının ardından bu isyanların hedefi artık bir süre için İngiliz yönetimiydi. Aynı dönemde Türkiye'de kemalist cumhuriyet yönetimine karşı Kürt isyanları vardı. Kuzey Kürtler'i yenilip kendi mülk sahibi sınıfları üzerinden Türk sistemine eklemlendikleri dönemde, Güney'deki hareket bu kez İngilizler'in tam denetimindeki Arap Irak Krallığı'na karşı sürdü. Molla Mustafa Barzani bu direnişin sembolleşen karizmatik lideri olarak tarih sahnesine çıktı.

Olgular Güney Kürtleri'nin İran bünyesindeki Doğu Kürtleri'yle de yakın ilişkiler içinde olduğunu gösteriyor. Nitekim Mehabat Kürt Cumhuriyeti'nin kuruluşu sırasında Barzani'nin orada ve aktif görevde olduğunu biliyoruz. Özel koşulların ürünü ve dolayısıyla kısa ömürlü Mehabat Kürt Devleti'nin yıkılışının ardından Barzani'nin Sovyetler Birliği'ne geçtiğini görüyoruz. Bunun sembolik anlamı, geri aşiretsel yapıya ve devrimci bir ideoloji ve programdan yoksunluğa rağmen, Güney Kürt hareketinin de desteğini dünyanın ilerici-devrimci güçlerinden aramasına bir gösterge olmasıdır. Kürtler'in kendisine karşı başkaldırdığı Irak'taki Haşimi kralığının İngiliz emperyalizminin tam desteğine sahip kukla bir devlet olduğu düşünülürse, bu daha da anlaşılır bir davranış olur.

İkinci emperyalist savaş döneminde başlayan Irak Kürt direnişi savaştan sonra örgütlü bir temelde güçlenerek sürdü. 1958'de bir ordu darbesiyle krallık devrilince, Kürtler önemli bir güç olarak meşru Irak siyasal sahnesine çıktılar. Barzani resmi davetle Irak'a döndü ve başlangıçta elde edilen haklara bağlı olarak uzlaşmalar, ‘60'lı yıllarda ise anlaşmazlıkların ardından yeniden direniş ve mücadeleler yaşandı. Bu mücadelelerin ‘70'li yılların başında Kürtler'e anayasal düzeyde önemli haklar tanıyan bir uzlaşmayla sonuçlandığını; fakat milliyetçi Arap burjuvazisi (ki Baas partisi şahsında iktidardaydı) Kürtler'in meşru ulusal hakları konusunda samimi davranmadığından dolayıdır ki, ilişkilerin yeniden koptuğunu, tam bu aşamada İran-İsrail ve ABD kışkırtma ve oyunlarının devreye girdiğini, Kürtler'in ilk kez olarak ABD tarafından kullanıldığını ve çok geçmeden trajik biçimde satıldıklarını biliyoruz.

Fakat bu ‘70'lı yılların başı oluyor ve bu aşamaya ulaşılıncaya kadar ortada kışkırtıcı ve kullanıcı güç olarak henüz emperyalistler yok. Tersine, krallık devrilinceye kadar verilen mücadelelerin hedef aldığı güçlerin/rejimin arkasında bizzat İngiliz ve Amerikan emperyalizmi var. CENTO, Türkiye'nin de üyesi olduğu ünlü Bağdat Paktı, Amerikan emperyalizminin bölgesel örgütüydü ve Irak devleti de bunun içindeydi. Demek oluyor ki Güney Kürtleri'nin mücadele ettikleri rejimin arkasında batı emperyalizminin kendisi vardı.

Burada Kürt halkının temel ulusal haklara sahip olmak istek ve iradesi ile bunun ürünü olan kesintisiz bir direniş süreci var. Kürtler, iktisadi ve toplumsal yapıdaki tüm geriliğe rağmen, Kürt kimliği temelinde ve ulusal özgürlük istemiyle, ulusal varolma hakkını elde etmek arzusuyla, silaha sarıldılar ve mücadele ettiler. Bu öyle şu veya bu odağın kışkırtmasıyla değil, fakat tümüyle içinde bulundukları siyasal koşullar ve ilişkilerin ürettiği bir mücadeledir. Nitekim ilk desteğini de büyük ölçüde Sovyetler Birliği'nden almaya çalışmıştır ve bir süreliğine de almıştır. Hareket henüz önemli ölçüde geri feodal-aşiretsel bir yapının ürünü olduğu halde, hareketin başını çeken Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) devrimci ya da sosyalist olmak konusunda herhangi bir iddia taşımadığı halde, Güneyli Kürt hareketi mazlum bir ulusun temsilcisi olarak desteğini mazlum uluslara destek verebilecek konumdaki güç ve odaklardan almaya çalışmıştır. Daha önce de ifade ettiğim gibi, bu, Güney'deki Kürt hareketinin bir dönemini değerlendirirken gözönünde bulundurulması gereken önemli bir noktadır. Barzani, Mehabat yenilgisinin ardından Sovyetler Birliği'ne sığınmıştır ve uzun yıllar boyunca da mücadele arkadaşlarıyla birlikte orada kalmıştır.

Bu haklı ve meşru mücadele, geri bir toplumsal dokudan boy veriyor, bunun getirdiği bir takım sorunları ve zaafları da doğal olarak taşıyor, bu ayrı bir konu. Ama temelde burada sözkonusu olanın bir ulusal özgürlük ve eşitlik mücadelesi olduğuna herhangi bir kuşku yoktur. Baas rejimiyle imzalanan 11 Mart 1970 tarihli “Özerklik Anlaşması”nın maddelerine baktığımızda, bunu tüm açıklığı ile ayrıca görmekteyiz. Uzun onyılları bulan mücadelenin birikim ve zorlaması temelinde gerçekleşen bu anlaşmanın Irak Kürtleri'ne tanıdığı haklar, Türkiye Kürtler'i için bugüne kadar resmi çevereler nezdinde tartışma gündemine bile gelmemiş düzeydedir. Kürtler'in anayasal düzeyde bir ulus olarak tanınmalarından Kürtçe'nin Kürdistan'da resmi dil olmasına, sınırları referandumla saptanacak Özerk Kürdistan yönetiminden Irak yönetiminin ve parlamentosunun genelinde Kürtler'in temsil edilme düzeyine kadar, o dönem için hayli ileri haklardır bunlar. Düşününüz ki, onca mücadeleye ve ağır bedele rağmen Türkiye Kürtler'i için tartışma gündemine bile henüz sokulamayan, dahası bugün İmralı çizgisi çerçevesinde kategorik olarak bizzat Kürt hareketince vazgeçilen haklardır burada anayasal düzeydeki bir anlaşmayla kazanılanlar. Bu olgu, Güney'deki Kürt direnişinin dayandığı güçlü zemin kadar ulaştığı gelişme düzeyi ve elde ettiği başarının da bir göstergesidir. Bu mücadelenin “General Barzani” şahsında karizmatik bir lider ortaya çıkarmış olması elbette boşuna değil, bu, buradaki mücadelenin gücü ve başarısının dolaysız bir başka göstergesidir. Ve doğrusunu isterseniz, o dönem Kürtler bu mücadeleyi çok büyük ölçüde kendi başlarına ve kendi özgüçlerine dayalı olarak yürütüyorlardı. İran Şahı'nın kilit halkasını oluşturduğu ABD ve İsrail ile ilişkiler, komşu sömürgeci devletlere dayanarak kendi sömürgeci devletine karşı sözde mücadeleler dönemi daha sonraları gündeme geldi.

Harekette yön değişimi ve bunun ilk yıkıcı sonuçları

‘60'lı yılların sonundan itibaren KDP tarafından temsil edilen mücadelenin ve onun uluslararası ilişkilerinin önemli değişime uğradığını görüyoruz. Baas rejiminin sol, sosyalist, anti-emperyalist iddialı bir burjuva Arap milliyetçiliği ile ortaya çıkması ve giderek Sovyetler Birliği'yle iyi ilişkiler geliştirmesiyle bağlantılı bu süreç. Sovyetler Birliği Irak Arap rejimiyle ilişkilerini bozmak istemediği için, tam tersine, İsrail faktörü üzerinden varolan çelişkilerden yararlanarak bir kısım Arap ülkesini yanına çekme ve böylece Ortadoğu'da Amerikan emperyalizmine karşı kendisine bir etkinlik alanı açma politikası izlediği için, Kürtler'e o güne kadar iyi-kötü sunduğu desteği terketti. ‘60'lı yılların sonunda Baas rejimi kadar Kürtleri de uzlaşmaya zorladı ve 1970 tarihli özerklik anlaşması biraz da bu dış zorlamanın ürünü olarak gündeme geldi. Fakat (bugün olduğu gibi o gün de) Kerkük sorunu üzerine yaşanan anlaşmazlıklar, Baas rejiminin oyalayıcı, samimiyetsiz, dayatmacı ve dolayısıyla güven vermeyen tutumu, ve nihayet, ABD ile İsrail'in Kürtler'i “Sovyet yanlısı” ve İsrail karşıtı bir rejime karşı kullanma politikalarıyla devreye girmeleri, bunun o dönem İran Şahı'nın Irak rejimi ile artan anlaşmazlıkları ile üst üste binmesi, tüm bunlar sonuçta anlaşmanın çökmesini getirince, Sovyetler Birliği ile Güney Kürtleri'nin ilişkisi de bitmiş oldu. Sovyetler Birliği ‘60'lı yıllarda artık tümüyle yozlaşmış bir rejimdi ve uluslararası ilişkilerde büyük devlet politikası izliyor, kendi bencil çıkarlarına göre davranıyordu. Baas rejimiyle ilişkilerinde de bunu önplanda tuttu ve bu çerçevede Kürtler'i artık tümden bir yana bıraktı. Barzani liderliği hızla ABD ve İsrail'in kollarına düşünce de, sorun kendiliğinden tümüyle başka bir mecraya oturmuş oldu.

Burjuva-feodal karakteri nedeniyle emperyalizm ve siyonizmle uzlaşmaya ve giderek onlara dayanmaya deyim yerindeyse yapısal olarak uygun Barzani liderliği, bu tarihten sonra tümüyle ABD-İsrail yörüngesine girdi. Bu iki güç ve onların bölgedeki has müttefiki İran Şahı tarafından ölçüsüzce ve acımazsızca kullanıldı. Amaç hasıl olduktan sonra da tüyler ürpertici bir soğukkanlılıkla ortada bırakıldı. Güneyli Kürt hareketi tarihin en trajik ve aşağılayıcı yenilgisini 1975'te işte böylece aldı.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, Kürtler aşiret yapısı henüz çok fazla aşılmamış, modern burjuva bir kimliği henüz geliştirememiş bir toplumsal zemin üzerinde mücadele ediyorlardı. Aynı olgu onların neden henüz modern bir ulusal hareket oluşturamadıklarını da açıklıyordu doğal olarak. KDP'nin bünyesinde elbette devrimciler ve sosyalistler vardı, ama KDP'nin kendisi sosyalist değildi, burjuva demokrat çizgide bir parti idi ve gerçekte buradaki burjuva kimlik de henüz oldukça geri planda idi. Bunu Güney Kürdistan'ın büyük ölçüde feodal aşiret yapısına dayalı geri toplumsal dokusundan hareketle söylüyorum. Halen de hiç değilse bugünkü KDP bölgelerinde bu yapı esası yönünden korunuyor.

Bunun ne kadar sorunlu bir yapı olduğunu, nasıl bir etki gücüne sahip olduğunu ve hangi sorunlara yolaçabildiğini görebilmek için, Güney'deki Kürt partilerinin son 20-25 yıllık politika ve pratiklerine bakmak yeterlidir. Bu partiler sürekli olarak birbirleriyle savaşmakla kalmamışlar, birbirlerine karşı komşu ülkelerdeki Kürt celladı rejimlere de dayanmışlar ve bunu yaparken de ilgili ülkelerdeki Kürt hareketinin çıkarlarına da kabaca ihanet etmekte bir sakınca görmemişlerdir.

Bu geriliğin aşiretsel ilişkilerden güç alan burjuva-feodal liderliklerde yarattıkları sorunlar konusunda bir fikir edinebilmek için, şimdi ABD himayesinde işbirliği yapan KDP ile KYB'nin daha henüz yalnızca 5-6 yıl öncesine kadar yılları bulan bir çatışma içinde birbirlerini boğazladıklarını gözönünde bulundurmak gerekir. Üstelik bu, ‘91 sonrasının o önemli adımlarından sonra, yani Kürdistan parlamentosu ve hükümetinin kurulduğu, ABD himayesinde bir devletin şekillenmekte olduğu bir dönemin ardından oldu. Taraflardan birinin İran'a ötekinin Türkiye'nin yanısıra Saddam rejimine sırtını dayarak (Saddam kuvvetleri bizzat Barzani tarafından Erbil'e müdahaleye çağrıldı!) yürüttüğü bu boğazlaşma, aradan yıllar geçtikten sonra ABD ve İngiltere'nin çabalarıyla zar-zor yatıştırılabildi ve bugünkü işbirliği ortamı sağlanabildi. Eğer Güney Kürdistan'daki toplumsal doku hala da gücünü koruyan feodal-aşiretsel ilişkilerin sonucu olarak bu denli geri ve parçalı olmasaydı, uzun onyılları bulan siyasal deneyim ve birikime sahip bu iki Kürt hareketi 1990'ların ikinci yarısında bile sürebilen böylesi çatışmaları herhalde bu denli kolay ve olağan biçimde yaşamazlardı. Üstelik bu çatışmaların gerisinde herhangi bir ilke ya da ciddi politika sorunu da yoktu. Olamazdı da. Zira bu partilerin program ve politikalarında esasa ilişkin bir farklılık yok, temelde aynı sınıf kimliğini temsil ediyorlar ve aynı bilinçli/gönüllü tutumla emperyalizme dayanıyorlar. Kürt sorununa ilişkin biribirinden farklı bir çözüm projeleri de yok. Ama buna rağmen bu boğazlaşmalar yaşanabildi. Bunlar basit ve bencil çıkarlar uğruna boğazlaşmalardı. Neredeyse yüzyılı bulan bir mücadelenin manevi ve siyasal yükü omuzlarındayken, “ulusal dava”yı bir yana bırakarak basit çıkarlar uğruna çatışan Güneyli Kürt partiler gerçeği ile yüzyüzeyiz burada. Bu ancak feodal dönemden miras parçalı yapının getirdiği bir sorun olarak anlaşılabilir, başka ortada herhangi bir mantık yok. Bu Güney Kürdistan'ın acı bir gerçeğidir. Bunu bilmek ve yalnızca geçmişi anlamak bakımından değil, fakat geleceğin muhtemel sorunları bakımından hesaba katmak zorundayız.

Kaldı ki bu daha 1990'larda bile böyleydi, oysa ben geri aşiretsel yapıdan sözederken, henüz 1970'ler üzerinden konuşuyorum ve hareketin bu tarihten itibaren yaşadığı köklü yön değişimini açıklayabilmek bu soruna değinmiş oluyorum. ‘70'li yıllara varılırken henüz çok daha geri bir ilişkiler sistemi egemendi Güney Kürdistan'a. Gerçi Baas rejimi Irak'ta büyük bir modernleşme sürecinin önünü açmıştı. Fakat bunun etki ve sonuçları Kürdistan'a fazlaca yansımadı. Zira isyanlar ve süreklilik kazanmış direnişten dolayı Güney Kürdistan, hiç değilse önemli bir bölümüyle, fiilen hep Irak'ın geriye kalanından ayrıydı. Belki Kerkük ve Süleymaniye gibi nispeten güneyde kalan merkezleri bir ölçüde kapsadı sözkonusu modernleşme süreci. Ama özellikle bugünkü KDP bölgesi önemli ölçüde bunun dışında kaldı.

Bu aynı temel önemde nedenden dolayı Irak Kürtleri ile Araplar arasındaki toplumsal-kültürel kaynaşma da Türkiye'dekine göre belirgin biçimde zayıf kaldı. Irak çok yeni bir devlet, 1932'de kukla bir krallık olarak kurulmuş köksüz bir devlet. Düne kadar Osmanlı eyaleti durumundaydı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti bu açıdan büyük farklıklar gösteriyor. Cumhuriyetin devraldığı muazzam bir Osmanlı devlet mirası, bundan beslenen güçlü bir devlet geleneği var. Bu devlet geleneği kemalist iktidarla birlikte modern temellerde yeniden güç kazandı ve zamanla güçlü bir burjuvazi ortaya çıkardı. Bu sayededir ki Kürtleri kendine entegre etmede önemli bir başarı kazandı. Ve bu, Türkiye kapitalizminin gelişme düzeyinin de bir yansıması. Irak'ta ise hem kapitalizm geç gelişti, hem de geliştiği dönemde Kürtler Irak rejimine karşı sürekli bir isyan içindeydiler. Böylece özümsenmenin de büyük ölçüde dışında kalabildiler.

(Devam edecek...)