Sudan’daki savaşın gerçek yüzü
Veli Aydın
Başını generallerin çektiği Sudan’daki iktidar savaşı, emperyalist güçlerin ve bölgesel çıkar odaklarının müdahalesiyle yıllardır büyüyen bir yıkıma dönüştü.
Başkent Hartum’daki askeri rejimin arkasında Türkiye ve bazı bölge devletleriyle birlikte küresel güçler dururken, Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere Körfez gericiliği ve yine bazı emperyalist merkezler destekliyor. Her iki tarafın generalleri de halklara karşı işledikleri savaş ve soykırım suçlarıyla anılıyor.
Aylar süren kuşatmanın ardından HDK’nin El Faşer’i ele geçirmesi, bu suçların en korkunç halkasını açığa çıkardı: Binlerce kişi infaz edildi, kent açlık ve hastalıkla boğuldu. Katliam yalnızca El Faşer’de değil Bara, El-Ceneyne, Nyala ve Kordofan gibi kentlerde de yaşanıyor. Bu tablo, yalnızca Sudan’daki gerici güçlerin değil, onları “istikrar” adına destekleyen emperyalist ve bölgesel merkezlerin de eseridir.
Sudan’ın batısındaki Al Faşer kenti, bugün dünyanın en ağır insani felaketlerinden birine sahne oluyor. Şehrin “düşmesi”, emperyalist sistemle yerel iktidar hırslarının iç içe geçtiği kanlı bir tablonun doruk noktası. HDK adıyla anılan paramiliter yapı, Nisan 2023’ten bu yana süren iç savaşta Darfur’un merkezini kontl altına aldı. Ancak bu “zafer”, yüz binlerce sivilin açlık, hastalık ve toplu infazlarla kuşatıldığı bir faciaya dönüştü.
Birleşmiş Milletler’in raporlarına göre, HDK’nin Al Faşer’deki saldırıları sistematik biçimde sivilleri hedef aldı. Uydu görüntüleri, hastanelerin çevresinde ve şehrin çıkış noktalarında toplu mezarları doğruluyor. Suudi Hastanesi’nin avlusunda yüzlerce hastanın infaz edildiği, Yale Üniversitesi’nin İnsani Araştırmalar Laboratuvarı tarafından belgelenmiş durumda. Kaçabilen tanıklar, erkeklerin kadınlardan ayrılıp rastgele infaz edildiğini anlatıyor. Bu, 2003’te Cancavid adıyla yürütülen etnik temizliklerin güncel versiyonu. O dönemde de hedefte Arap olmayan Fur, Masalit ve Zaghawa gibi Afrikalı topluluklar vardı. Bugün aynı şiddet, “iç savaş” söyleminin ardına gizleniyor.
UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu), El Faşer’de çocuk ölümlerinin açlık ve hastalık nedeniyle katlandığını, sağlık hizmetlerinin çöktüğünü bildiriyor. Kolera salgını sadece 2024’ün ikinci yarısında 96 binden fazla vakaya ve 2.400 can kaybına yol açtı. Açlığın bir ‘savaş silahı’ olarak kullanıldığı artık herkesin malumu; bu savaşın arkasında duran güçler, bu suçun doğrudan ortaklarıdır.
Savaş, altın ve Batı
Sudan’daki yıkım, “Afrika’nın kendi iç meselesi” değil; emperyalist paylaşım savaşının yeni bir perdesidir. HDK’nin şefi Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti), Darfur’daki altın madenlerinin büyük kısmını kontrol ediyor. BM raporlarına göre bu altın, Çad üzerinden Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE), oradan da dünya finans merkezlerine taşınıyor. HDK’nin askeri çarkı da bu “altın akışı” ile dönüyor.
Sudan ordusu, Mart 2025’te BAE’yi Uluslararası Adalet Divanı’na taşıyarak HDK’ye verdiği desteğin “soykırıma ortaklık” olduğunu belirtti. BAE iddiaları reddetti, ama BM uzmanları suçlamaları “inandırıcı” buldu. ABD ise HDK liderine yaptırım uyguladı. Ne var ki bu adımlar Batı’nın ikiyüzlülüğünü gizlemeye yetmiyor. Çünkü HDK’nin bugünkü gücü, 2010’larda Avrupa’nın “göç kontrolü” politikalarıyla pekişti.
Almanya ve AB, Afrika’da “göç rotalarını durdurmak” için Sudan ordusuna fon sağladı. Bu paraların bir bölümü HDK’ye aktı, çünkü sınırları fiilen o kontrol ediyordu. Bugün El Faşer’de sivilleri katleden güç, bir zamanlar Avrupa’nın “göçmenleri durduran ortağı” diye anılıyordu. Batı basını Sudan’daki vahşeti “insani kriz” olarak tanımlıyor ama bu kriz, Avrupa’nın militarist politikalarının doğrudan sonucudur.
Almanya’nın Sudan politikası, Kızıldeniz ve enerji koridorları üzerindeki nüfuz mücadelesinin bir uzantısıdır. Berlin, uzun süre Burhan ile Hemedti’nin kurduğu askeri geçiş yönetimini “istikrar unsuru” olarak destekledi. Ancak bu “istikrar” bugün yüz binlerce insanın ölümüne yol açıyor. Avrupa ise hala savaşın nedenlerini değil, olası “yeni göç dalgasını” tartışıyor, yani nedenlerin yerine sonuçları koyuyor.
Altının bedeli
Darfur’un altın rezervleri, Sudan’daki savaşın bahanesi değil, motorudur. El Faşer’in düşmesi HDK’ye Libya ve Çad üzerinden dış ticaret ve silah yolları açıyor; bu da hem savaşın finansmanını hem de fiili bölünmeyi derinleştiriyor. Analistlere göre Darfur’un tamamen HDK’nin kontrolüne geçmesi, Sudan’ın parçalanmasının başlangıcı olabilir. Emperyalist, daha önce Sudan’dan kopardıkları parçada “Güney Sudan” adını verdikleri bir “devlet” kurmuştu.
Sudan, kaynakların paylaşımı uğruna halkın kurban edildiği emperyalist düzenin yeni cephesi. HDK’yi Avrupa’nın sessizliği, orduyu Körfez şeyhlerinin parası ayakta tutuyor. Açlıktan ölen çocuklar bu düzenin hesabında yer almıyor.
Al-Faşer’de yaşananlar, modern kapitalizmin işleyişinin çıplak bir özeti: Altın madenleri uğruna aç bırakılan, susuz bırakılan, vurulan bir halk. BM raporları bu tabloyu değiştiremiyor çünkü asıl sorumlular -silah tekelleri, enerji devleri ve finans ağları- bu savaşın dışında duruyormuş gibi davranıyor.
Bu savaşın özü açık: Sudan, emperyalist sistemin en eski icraatı -kaynaklara erişim için halkların yok edilmesi- ile yeniden şekillendiriliyor. HDK’nin savaş araçları, Avrupa’nın desteğiyle, ordunun silahlarıysa Körfez petro-dolarlarıyla besleniyor. Bu denklemde, açlıktan ölen bir çocuğun hayatı, küresel tedarik zincirlerinin hiçbir yerinde anılmaya değer bulunmuyor. Bu sistemin çocuk yaşamlarına verdiği “değeri” dünya, İsrail’in Gazze soykırımını sırasında gördü.
Al-Faşer’den gelen her görüntü, yalnızca Sudan’ın değil, “uluslararası toplumun” da “vicdanına” ayna tutuyor. “Dünyanın en kötü insani krizi” ifadesi, BM’nin raporlarında yer buluyor ama bu tanım, bir yaptırıma dönüşmüyor. Çünkü emperyalist düzen, bu tür krizleri ancak “yönetilebilir bir insani dram” olarak ele alıyor ve bundan büyük rantlar devşiriyor.
Bugün yapılması gereken, HDK’nin ve destekçilerinin suçlarını yalnızca insani değil, politik bir mesele olarak görmek ve buna göre tavır almaktır. Almanya’dan BAE’ye, ABD’den AB kurumlarına kadar tüm bu güçler Sudan’daki katliamlardan doğrudan ya da dolaylı biçimde sorumludur ve hesap vermelidir. Aksi halde bugün Sudan’da akan kan, yarın başka bir “istikrar operasyonunun” gerekçesi olacaktır.
Al-Faşer’de yaşananlar, Gazze, Suriye, Yemen gibi örneklerle birlikte, kapitalizmin barbarlığına ayna tutmaktadır. Bunlar, emperyalistlerin ve yerel işbirlikçilerinin iktidar savaşlarında insan hayatını nasıl pazarlık aracı olarak kullandıklarının en çıplak örnekleridir. Bu ayna yalnızca Sudan’ı değil, bütün dünya sistemini yansıtıyor. Bu sistem yıkılmadan hiçbir “insani yardım” vahim gerçeği değiştiremeyecektir…
|