İçindekiler:

15 Kasım 2025
Sayı: KB 2025/14

Krizin faturası kapitalistlere!
İşsizlik sopasına karşı birlik, kararlı mücadele!
TPI'da durum açık, saflar net!
TPI kapitalistinin oburlukları ve "iflas"
Hak arama mücadelesine saldırılar artıyor!
Ölüm ve sömürü düzeninde bir hafta
Ege İşçi Birliği Meclisi toplandı
2026 yılı bütçe görüşmeleri.
Meşruiyet Trump'tan, "zorbalık" rejimden
Gazeteci cinayetleri politiktir!
CHP'nin NATO Raporu
Rantı tekelleştirme planı
DGB Türkiye Meclisi sonuç bildirgesi
Çocuk işçilik yasaklansın!
Birleşik mücadele, örgütlü direniş!
İEKK'den etkinlik çağrıları
Birinci yılında "yeni süreç"
Demokrasi mücadelesi ve toplumsal devrim-3
Kürt hareketinden yeni geri adım
Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak!
Almanya'da yıl dönümü etkinliği
Kapitalizmin kalbinde büyüyen halk hareketleri
New York seçimleri: Mamdani ve Amerikan solu
Suriye'de yeni dönem
Trump ve Şi'den ticaret gerilimine "mola"
Sudan'daki savaşın gerçek yüzü
Karayipler'e emperyalist saldırı hazırlığı
Küresel tedarik zincirlerinde yeni bir eksen
Emperyalist güçlerin yeni savaş araçları
Orta Asya'nın "yeniden" keşfi
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

Kapitalizmin kalbinde büyüyen halk hareketleri

A. Engin Yılmaz

 

Amerikan emperyalizmi tarihsel bir dönemeçte. Son otuz yılı aşkın süredir çelişkilerin keskinleştiği çok katmanlı bir krizle karşı karşıya olan ABD burjuvazisi, artık küresel kapitalist sistemin “tartışmasız merkezi” olma konumunu sürdürmekte zorlanıyor. Ekonomik, siyasi ve askeri gücündeki gerileme, emperyalist hegemonyanın sınırlarına dayandığını gösteriyor. İçeride ve dışarıda yaşanan krizler, Amerikan hegemonyasının geri dönüşü olmayan bir çözülme sürecinde olduğuna işaret ediyor. Bir zamanlar “fırsatlar ülkesi” olarak sunulan ABD, bugün devasa bir borç yükü altında ezilirken, doların rezerv para statüsü sarsılıyor. Sürekli savaşlar ve askeri müdahaleler, uluslararası üstünlüğü tahkim etmek bir yana, dünya genelindeki istikrarsızlığı derinleştiriyor.

İçeride ise sosyal eşitsizlik zirvelere ulaşmış durumda. Yoksulluk yaygınlaşıyor, barınma sorunu büyüyor, eğitim hizmetleri ticarileşiyor, “burjuva demokratik” kurumlara duyulan güven hızla eriyor. Rejim giderek otoriterleşirken, Amerikan toplumunda büyük bir sosyal patlama enerjisi birikiyor. Bunun ifadesi olarak işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin yeni mücadele dalgası yükseliyor. Artan grevler, halk hareketleri, zaman zaman ayaklanmalar ve yaygın toplumsal hoşnutsuzluk, mevcut düzenin sorgulanmaya başlandığını ve alternatif arayışlarının güç kazandığını gösteriyor. Her ülkede olduğu gibi ABD’de de, “…toplum giderek iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirleri ile karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa bölünüyor…” Bu iki sınıf arasındaki çelişki sertleşiyor ve bu ülkede de sınıf mücadelesi güç kazanıyor.

21. yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, Amerika’da derin bir siyasal, toplumsal ve ekonomik kriz sarmalının merkezine oturmuş durumda. Kapitalist dünyanın şefi olan ABD, başka şeylerin yanı sıra sınıfsal çelişkilerin sertleştiği, sosyal eşitsizliklerin, yoksulluğun, ırkçılığın ve ekolojik yıkımın derinleştiği, ezilenlerin öfkesinin biriktiği bir coğrafya olarak da öne çıkıyor. Son yirmi yılda ABD, ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi ve toplumsal değişim arayışlarının güçlenmesiyle birlikte yeniden yoğun bir sınıfsal ve kitlesel hareketlilik dönemine girmiştir. 

2008 ekonomik krizi sonrasında ortaya çıkan “Wall Street” hareketi, gelir uçurumuna ve finans kapitalin egemenliğine karşı mücadelede bir dönüm noktası olurken, 2010’lu yıllarda hızla yayılan öğretmen grevleri, sağlık çalışanlarının eylemleri, Amazon ve Starbucks gibi dev şirketler ile otomotiv sektöründeki sendikalaşma girişimleri ve grevler, işçi sınıfının yeni bir örgütlenme ve mücadele dalgasını başlatmıştır. Buna paralel olarak, “MeToo” hareketi kadınların cinsiyet temelli ayrımcılığa karşı kolektif mücadelesini küresel bir boyuta taşımış, “Black Lives Matter” ise ırkçılığa, polis şiddetine ve yapısal adaletsizliklere karşı milyonları sokağa dökmüş, öğrenci eylemleri yaygınlık kazanmıştır. Geniş bir toplumsal yelpazede süren bu mücadeleler, sınıf ve emekçi kitlelerdeki sorgulamayı ve değişim arzusunu açığa vurmuştur.

Trump’ın otoriter yönetimine karşı kitlesel öfke

Bu sürecin son halkası, “Krallara hayır” (No Kings) sloganı etrafında örgütlenen yeni protesto dalgası oldu. Bu hareket bir anda ortaya çıkmadı. 2020’li yılların başında pandemi sonrası yoğunlaşan işçi grevleri, Amazon, Starbucks ve Google gibi dev şirketlerdeki sendikal mücadeleler bu patlamanın zeminini çoktan döşemişti. George Floyd’un öldürülmesiyle doruğa çıkan “Black Lives Matter” hareketi ise, polis şiddetinin sistemsel bir eşitsizlik ve devlet terörü biçimi olduğunu net biçimde açığa çıkardı. İklim krizi de, biriken öfkenin birleştirici bir halkası oldu. Sağlık, eğitim ve barınma gibi temel hizmetlerdeki kesintilerle birlikte polis bütçelerinin artırılması, emekçi halkın devlete olan güvenini derinden sarstığı gibi öfkenin büyümesini de tetikledi.  

2025 yılı itibarıyla bu farklı mücadeleler birleşerek emekçilerin otoriterleşen yönetime karşı ortak bir itiraz çizgisinde buluşmasına yol açtı. 18 Ekim’de yaklaşık yedi milyon insanın sokağa çıktığı “Krallara hayır” eylemleri, Amerikan tarihinin en büyük protesto gösterilerinden biri olarak yaşandı. Bu birleşik öfke, polisin militarizasyonuna, evsizliğin olağanlaşmasına, temel hizmetlerin piyasalaştırılmasına, ırkçı göçmen politikalarına ve en önemlisi otoriteleşmeye karşı güçlü bir ses oldu. “No More Kings” yani “Artık krallara hayır” söylemi, geçmişin mutlakiyetçi düzenlerini değil, bugünün neoliberal despotizmini hedef alıyor.

Sokaklara akan milyonlar, sadece Trump’a değil, kapitalist tahakküm mekanizmalarına da itiraz eden büyük bir halk hareketi oluşturdu. Protestoların fitilini ateşleyen temel etken, Trump’ın otoriter yönetim anlayışıydı. Trump’ın “güç bende, yasaları tanımam” hoyratlık ve küstahlığı, göçmen karşıtı uygulamaları, sosyal haklardan kesintilerin sistematik hale getirilmesi, şehir merkezlerine ordu gönderme tehditleri ve halk kitlelerine karşı militarist baskı politikalarıyla birleştiğinde, bu “isyanın” sadece bir kişiye karşı değil, onun temsil ettiği emperyalist sistemin yarattığı çok yönlü yıkıma yönelen bir başkaldırı olduğu görülüyor. 

Bu büyük eylem emekçi kitlelerin kendi geleceklerini savunma çabası olarak şekillendi. “Otokrasiye hayır, demokrasiye evet”, “Kraliyet kararnamelerine ihtiyacımız yok” gibi sloganlar, yalnızca bir kişiyi değil, o kişinin şahsında cisimleşen neoliberal otoriterliği, sömürü sistemini ve sermaye iktidarının sonuçlarını hedef aldı. Trump’ın sembolleştiği “çılgın kral” imgesi, salt bir lider eleştirisi değil, kar hırsıyla insan yaşamını, doğayı ve toplumun ortak değerlerini hiçe sayan sistemin teşhirine dönüştü. 

Amerikan halkı sistemi sorguluyor, yeni bir arayışa yöneliyor

Ülke genelinde ortaya çıkan “Krallara hayır” eylemleri, son yıllarda giderek güçlenen otoriter yönetim eğilimlerine karşı gelişen güçlü bir halk hareketi olarak dikkat çekiyor. Protestolar, New York’tan Los Angeles’a, Chicago’dan Atlanta’ya kadar yüzlerce kente yayıldı, farklı etnik, sınıfsal ve cinsiyet kimliklerinden emekçileri bir araya getirerek milyonlarca kişinin katıldığı kitlesel bir dalgaya dönüştü. Eşzamanlı gelişen bu dalga, emekçilerin “özne” olma arayışına yöneldiğinin göstergesi oldu. Burjuva temsili kurumlara güvensizliğin artığı bir dönemde, sokaklar, bir kez daha özgürlüğün sesi haline geldi. “Krallara hayır” hareketi, yalnızca otoriter bir figürü değil, onun temsil ettiri sömürü düzenini, sistematik ırkçılığı, cinsiyetçiliği, LGBTİ+ düşmanlığını, militarizmi, polis terörü ve şiddetini, neoliberal politikaların yarattığı derin toplumsal çürümeyi de hedef aldı. Bu dev hareket, bir zorbaya karşı tepkinin ötesine geçerek, yeni bir toplum arayışını da ifade etti.  

Ancak bu tür halk hareketleri, her yerde olduğu gibi, kapitalist emperyalizmin merkezi olan Amerika’da da benzer biçimlerde bastırılmaya çalışılıyor. Devletler, kitlesel öfkeyi kontrol altına almak için artık yalnızca fiziki şiddete değil, dijital çağın sunduğu gözetim ve denetim araçlarına da başvuruyor. Protestocular, yüz tanıma sistemlerinden cep telefonu izlemelerine, sosyal medya takibinden insansız hava araçlarına kadar uzanan bir kuşatma altında eylem yapıyor. “Güvenlik” ve “istikrar” söylemleri, giderek emekçi halk kitlelerinin siyasal iradesini bastırmanın bahanesine dönüşüyor. Sızdırılan belgeler ve ifşalar, birçok ülkede istihbarat aygıtlarının, “ulusal güvenlik” söylemleriyle, toplumsal muhalefeti izlemek ve sindirmek için kullanıldığını ortaya koyuyor.  

İktidar çevreleri, bir bütün olarak gerici güruh, bu halk hareketini itibarsızlaştırma ve karalama kampanyaları başlattı. Sokaklara taşan toplumsal öfkenin yansıması olan eylemleri “anarşist”, “radikal sol” gibi etiketlerle kriminalize etmeye çalışıyorlar. Bu söylem, hem halkın meşru taleplerini kriminalize etmeyi hem de kitleleri sersemletmeyi amaçlıyordu. Gerici medya aygıtları ve siyasal elitler, protestolara kinle saldırdılar. Emekçi kitlelerin düzen karşıtı çıkışını marjinalleştirip, gözden düşürmeye yöneldiler. Çünkü kitlelerin sokakta haykırdıkları öfke ve dile getirdikleri talepler, düzenin ürettiği kötülüklere karşı bir uyanışın ve harekete geçmenin habercisidir. 

Tarihin hızlandığı ve çelişkilerin belirginleşip keskinleştiği dönemlerde toplumsal mücadeleler de kaçınılmaz olarak yaygınlaşarak güç kazanmaktadır. ABD’de yaşanan toplumsal ve sosyal patlamalar da küresel kapitalizmin içine girdiği çok yönlü krizin bir yansımasıdır. “Kralara hayır” hareketi, eşitsizliklere karşı büyüyen tepkinin bir ifadesidir. Bu potansiyelin toplumsal bir dönüşüme yol açabilmesi ise devrimci bir programa, devrimci bir örgüte ve sınıfsal bir perspektifin geliştirilmesine bağlıdır.