Suriye’de yeni dönem
A. Engin Yılmaz
SDG’nin statü arayışı Şam’ın tasfiye planı ve emperyalizm
Ortadoğu, emperyalistlerin birbirleriyle ve bölgesel güçlerle yürüttüğü çok katmanlı çatışmaların ana sahnesi olmaya devam ediyor. Bu çatışmaların temel cephelerinden biri de Suriye’dir. ABD, bölgeyi yeniden şekillendirme ve hegemonyasını güçlendirme çabası içindedir. Siyonist İsrail’in başında bulunacağı bir “bölgesel denklem” kurmak için, Suriye’nin dizayn edilmesi gerekiyor. Trump yönetimi bu süreci, yerel güçleri kendi çıkarlarına göre yeniden biçimlendirme ve denetim altına alma çerçevesinde yürütüyor. Filistin’den Yemen’e, Irak’tan Lübnan’a uzanan alanda olduğu gibi, Suriye’de de aynı müdahale ve yönlendirme politikası sürdürülüyor. Bu çerçevede, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) statü arayışı ile cihatçı rejimin merkeziyetçiliği yeniden tahkim etme çabası, emperyalistlerin denetiminde şekillenen yeni bir süreç olarak ilerliyor.
ABD ve İsrail’in farklı cephelerden yürüttüğü bölgeyi yeniden şekillendirme sürecinin önemli ayaklarından biri, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) statüsüne ilişkin cihatçı terör örgütleri denetimindeki Şam rejimiyle sürdürülen pazarlıklardır. Bu çerçevede Suriye’de, tarafların farklı çıkarlar peşinde koştuğu “yeni” bir masa kurulmuş durumda. Ancak bu masa sadece bir müzakere alanı değil, Suriye halklarının dökülen kanı, yıkılmış şehirlerin enkazı, cihatçı grupların vahşeti, sınıfsal ve toplumsal acılar ile emperyalist çıkarlar üzerine kurulmuş çok katmanlı bir mücadele alanıdır aynı zamanda. SDG, ağır bedellerle elde ettiği kazanımları kalıcı bir statüye dönüştürmeye çalışırken, cihatçı Şam rejimi bu süreci merkezi otoritesini yeniden kurup güçlendirmek ve zamanla SDG’yi etkisiz hale getirmek için fırsat olarak görüyor.
ABD’nin dayatmaları, cihatçı tercihi ve Kürt Hareketi’nin geri çekilişi
Suriye’de Baas rejiminin devrilmesinin ardından, yerine emperyalist güçlerin ve özellikle Türkiye ile Körfez ülkelerinin desteklediği cihatçı bir yönetimin yerleştirilmesi süreci yaşanıyor. Bu süreçte Rojava’nın geleceği başlıca sorun alanlarından biriydi. Rojava’daki durumun nasıl şekilleneceği ise büyük ölçüde ABD’nin tutumuna bağlıydı. Bu belirsizlik artık netleşmiş görünüyor. ABD, Kürtlerle kurduğu işbirliğini sürdürmekle birlikte, tercihini, kendi çıkarlarıyla tam olarak uyumlu olan IŞİD artığı cihatçı HTŞ yönetiminden yana yapmıştır. Bu tercihin arkasında yatan olgu, sadece HTŞ gibi cihatçı grupların emperyalist/siyonist çıkarlara hizmet etmesi ya da Türkiye ile ABD’nin bölgesel çıkar ortaklığı değil. Yanısıra, cihatçı yönetimi destekleyen gerici Körfez Şeyhleri ile ABD’nin sahip olduğu derin çıkarlara dayalı ilişkiler de önemli bir rol oynamıştır.
Gelinen aşamada ABD, kısmi tavizler vererek Kürt güçlerine askeri ve idari yapılarından vazgeçip cihatçı düzene tabi olmalarını dayatmakta, Türkiye ile bu konuda işbirliği yapmaktadır. Suriye Kürtlerinin bu durum karşısında ABD’ye rağmen direnme şansı ya da isteği yok gibidir. Zira bugüne kadarki Rojava kazanımının korunmasında, ABD’nin desteği önemli rol oynuyordu. Bundan yoksun bir durum ve konum, Suriye Kürt hareketi için büyük bir sorunlar ve güçlükler alanı olacağı için yazık ki dayatmalara boyun eğilmek zorunda kalınmıştır. Nitekim müzakerelerden yansıyanlar da bunu göstermektedir. Rojava’daki bu gelişmelerin Türkiye’deki “yeni çözüm süreci”nin seyri açısında da belirleyici bir önem taşıyacağı söylenebilir.
ABD himayesinde SDG-HTŞ anlaşması ve ABD planının derinleşmesi
ABD’nin organize ettiği Suriye Geçici Yönetimi ile SDG müzakereleri, sözde “istikrar”, “geçiş” ve “bölgesel güvenlik” söylemleri etrafında yürütülse de mesele bunun ötesindedir. Esas amaç: ABD’nin Suriye jeopolitiğinin yeniden düzenlenmesi, enerji ve ulaşım hatlarının kontrolü, direniş eksenlerinin tasfiyesi ve bölge üzerindeki hegemonyanın garanti altına alınmasıdır. ABD, resmi ağızdan sürecin “katılımcı”, “azınlık haklarını koruyan” ve “teröre karşı koordineli” bir geçiş hedeflediğini söylüyor. Oysa HTŞ çeteleri Alevileri katletmeye, kadınları ve çocukları kaçırmaya, mallarına işyerlerine el koymaya ve diğer iğrenç suçları sistematik bir şekilde işlemeye devam ediyor. Dolayısıyla bu söylem süreci meşrulaştırma, bölgesel güçleri yeniden konumlandırma ve güç dengelerini kendi lehine sağlamlaştırma amacını gizlemektedir. Kendi denetiminde sağlanan SDG-HTŞ anlaşması bu politikaya hizmet eden bir müdahale olmuştur.
SDG lideri Mazlum Abdi’nin açıklamasına göre, HTŞ yönetimi ile yapılan görüşmelerde, SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi konusunda sözlü bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşmaya göre SDG, Suriye ordusunun önemli bir parçası haline gelecek, güçleri Haseki, Rakka ve Deyr ez-Zor vilayetlerinde merkezi orduya bağlı tümen ve tugaylar olarak görev yapacak. SDG’ye bağlı olan Asayiş İç Güvenlik Güçleri ise Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı iç güvenlik güçleriyle birleştirilecek. Ayrıca, bu bölgelerdeki petrol üretim sahaları HTŞ rejimine devredilecek. Fakat SDG, bölgenin ihtiyaçları doğrultusunda belirli bir üretim payını elinde tutacak. Görüşmelerde ademi merkeziyetçilik ilkesi konusunda mutabakata varıldığı, ancak terimlerin yorumlanmasında bazı anlaşmazlıkların sürdüğü ifade edildi. Ayrıca 10 Mart mutabakatının Suriye anayasasına dahil edilmesi için de görüşmelerin devam ettiği söyleniyor.
SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu, üç tümen ve çok sayıda tugayla sağlanacak. Bu yapılar ise SDG kontrolünde ancak Şam’ın atayacağı komutanlar aracılığıyla faaliyet gösterecek. Bu süreç tamamlandığında SDG ve Asayiş adları silinecek, yerlerini rejimin onayladığı askeri ve güvenlik isimleri alacak. Birleşmenin tamamlanmasının ardından, yeni birleşik Suriye ordusu ve iç güvenlik güçleri, ABD ve uluslararası koalisyonla koordineli olarak güya IŞİD’e karşı operasyonlar düzenleyecek.
Göründüğü kadarıyla dinci-faşist Saray rejimi de sürecin bir parçasıdır. Nitekim bu gelişmelerin ardında Suriye’den üst düzey yetkililer Ankara’da Türk yetkililerle “SDG’nin entegrasyonu” hakkında görüşmeler gerçekleştirdi. Zira Türkiye SDG’yi PKK’nın uzantısı olarak gördüğü için tamamen silahsızlandırılmasını ve tasfiyesini istiyor. Fakat bunu, ABD’ye rağmen gerçekleştirmesi olanaklı değil.
Abdi, HTŞ ile yapılan görüşmelerin anayasal reformlar ve SDG’nin savunma bakanlığına dahil edilmesi gibi konuları da kapsadığını aktardı. 7 Ekim’de Şam’da “Savunma Bakanı” Murhaf Ebu Kasra ve “İstihbarat Başkanı” Hüseyin es-Selame ile bir araya gelen Abdi, yapılan görüşmenin, tarafların 10 Mart’ta imzaladığı mutabakatın uygulanması için en önemli adımlardan biri olduğunu ifade etti. 10 Mart mutabakatı ise, sözüm ona Suriye’deki tüm etnik ve dini azınlıkların haklarını güvence altına almayı öngörüyor. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da geçtiğimiz hafta Haseki’yi ziyaret ederek Mazlum Abdi ve Şara ile görüştü. Barrack, bu görüşmelerin ardından SDG’nin Şam’a entegrasyonu konusunda ilerleme sağlandığını söylemişti.
Barışa, eşitlik ve özgürlüğe dayalı birlikte yaşamanın yolu…
Tüm bu gelişmeler, Suriye’de bir yandan emperyalist çıkarların yeniden düzenlendiği, diğer yandan Kürt hareketinin kazanımlarının adım adım tasfiye edilmesi tehlikesine işaret ediyor. SDG’nin orduya entegrasyonu, “ulusal birlik ve istikrar” adımı gibi sunulsa da gerçekte bu süreç, Kürt özerk yapısının ve Rojava’nın siyasal kazanımlarının sistemli biçimde eritilmesini hedefliyor. Cihatçı rejim bu entegrasyonu kendi merkeziyetçi iktidarına uygun şekilde yönlendirirken, ABD ile Batılı emperyalistler ise bölgedeki askeri ve enerji dengelerini kendi çıkarlarına göre yeniden düzenliyor. Bu tabloda, Kürt halkının iradesi bir kez daha büyük güçlerin pazarlık masasının nesnesi haline gelirken, Rojava’da direnişle kazanılan hakların kalıcılığı ise her zamankinden daha fazla belirsizlik içindedir.
Suriye’de yaşanan tüm bu gelişmeler, emperyalistlerin ve bölgesel gerici güçlerin halkların kaderi üzerinde nasıl kirli pazarlıklar yaptığını gözler önüne seriyor. Suriye gibi çok uluslu, çok kimlikli, çok kültürlü bir ülkede farklı milliyetlerin, dinlerin, mezheplerin ve toplumsal grupların bir arada kardeşçe yaşamasının önündeki esas engel, emperyalist müdahaleler, gerici bölge devletlerinin hedefleri ve ipleri emperyalist/siyonist güçlerin elinde olan cihatçı çetelerin varlığıdır. Dolaysıyla gerçek barışa, eşitlik ve özgürlüğe dayalı birlikte yaşamanın yolu, halkların birleşik direnişiyle bu engelin aşılmasından geçer.
|