28 Nisan'01
Sayı: 06


  Kızıl Bayrak'tan
  Devletin oyunları bedeli arğırlaştırır fakat sonucu değiştirmez
  1 Mayıs'ta mücadele alanlarına!
  Son sözü direnenler söyleyecek!
  Zafer yakındır yoldaşlar!
  "Yaşamı köleleştirilmiş milyonlarca işçi ve emekçinin haklı davasını savunmak için direniyoruz!.."
  Devrim şehitleri ölümsüzdür!
  Hatice Yürekli Yoldaş ölümsüzdür!
  Kapitalist ölüm düzenine boyun eğmeyeceğiz! Hücreleri şehitlerimizle parçalayacağız!
  Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz!
  Şimdi sıra 1 Mayıs'a kitlesel katılımdadır!
  Türk burjuvazisinin kaçınılmaz yükselişi ve düşüşünün resmi...
  Kamu TİS'leri tıkandı... Hesap sokakta görülecek!
  Devrim davası yenilmez!
  Herşey parti ve devrim davası için!"
  Ölüm Orucu şehidi Hatice Yürekli'nin Ankara DGM'deki ilk sorgusunda yaptığı savunma...
  Ölüm Orucu Direnişi 28. haftasında
  Ölüm Orucu Direnişi'yle dayanışma eylemleri...
  Basında Ölüm Orucu Direnişi..
  Uluslararası hareket
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

 

Devlet, teröristle pazarlık etmez!

Yıldırım Türker

Devlet, teröristle pazarlık etmez! Devlet, öldüremeyip beslemek zorunda kaldığı düşmanlarının asal ihtiyaçlarını karşılamak zorunda değildir. Devlet, uluslararası yasalara imza atarak varlığını meşru kılmakla yükümlüdür.

Devlet, bu yasaları ihlal ederken vatandaşının kendisine suç ortaklığı etmesini talep eder.

Devlet, bu suç ortaklığını reddeden vatandaşını vatan haini ilân etmek ve gereğini düşünmekle yükümlüdür.

Devletin dayattığı tasarruf paketinde kendisiyle suç ortaklığına yanaşmayan vatandaşları dolaşımdan çıkarmak da tavizsiz bir şart olarak bulunur.

Devlet, erkektir.

Devlete şefkat yakışmaz. Vicdana hiç aşina değildir.

Devlet, adalete hiç yüz vermeyen bir hukuk devleti olma iddiasındadır.

Devletin hukuk devleti olduğu yalanına devletin hiçbir katmanından hiç kimse inanmaz.

Devlet, ikide bir ekonomik olduğu ileri sürülen krizlerle sarsılır.

Devlet, bu krizlerden en kolay ezebileceği halk katmanlarını sorumlu tutar ve bütün krizleri onlara ödetir.

Devletin gözünde cezalandırmak, zulmetmektir.

Devletin bildiği, zulmederek öldürmektir.

Devlet, karşısında bir iradenin direnişini hissettiği an iyice vahşileşebilme hakkına sahiptir.

Devlet, tutuklusuna, uygun gördüğü her türden muamelede bulunmakta özgürdür.

Devlet, teröristle pazarlık etmez.

* * *

Devletin tanımını iyice bellemekte yarar var. Ölüm Bakanı, küstüm çiçeği Türk, devletinin onurunu, delikanlılığını koruyor hâlâ. Mahkûmlarla görüşme yapılması mümkün değildir, diyor. “Gebersinler” diyenlerle birlikte devletin başına çökmüş olan bu zarif beyefendi, sessizliğine, umursamazlığına tespih çeker gibi bir bir kurban ettiği insanlar hakkında neler hissediyor, bilmek mümkün değil. Bunu bilmenin, Türkiyeli olmanın dayattığı hiçbir çıkmazı çözmemize yararı olmayacak nasılsa. Sonuçta sahte olduğunu iddia ettiği ölüm orucunun her gün birkaç cana mal olur hale gelmesi tam da ekonomik tasarruf paketinin açıklanmasına denk düştü.

Devletin tanımını iyice bellemekte yarar var. Devrildikten hemen sonra dünya tarafından Filistin’in satışıyla görevlendirilen ebedi Cumhurbaşkanımızın aile fertleri birer birer sorgulanıyor. New York’un JFK Havaalanı’nda limuzininden indirilen şahıs uzun süre devletin kilit noktasındaydı. Olsun. Devlet, pişkindir. Burnundan kıl aldırmaz. Kimsenin itibarına halel gelmez.

Tasarruf tedbirleriyle büyük tenzilata tabi tutulan; işinden atılıp açlığa mahkûm bırakılan, ölümüne göz yumulan, insandan sayılmayanlar bu devletin itibarsız kurbanları olarak bir çırpıda unutulacaklar.

Bu yazı yazılırken ölüm orucunda hayatını kaybedenlerin sayısı 14’e çıkmıştı. Artık bir müdahalede bulunmanın zamanı geldiğine ikna olan TÜSİAD da sonunda sesini yükseltti: “Kamuoyunun ekonomik kriz konusunda odaklandığı bugünlerde ölüm oruçlarının sona erdirilmesi konusunda somut adımlar atmayan hükümetin ve konuyla ilgili merci olan Adalet Bakanlığı’nın kayıtsızlığının demokratik hukuk devletine uygun olmayan bir davranış olduğu görüşündeyiz.” dedi. Hükümetin yalnızca sorumluluklarının değil, vicdanının da gereğini yerine getirmesi gerektiğini bildiren sanayici ve işadamları hayli gecikmeli de olsa kendilerini aklamış oldu. Mevsim açılışına denk düşen ölümlerin turizmi zedeleyeceğinden kaygılanan, popülizme karşı Cherokee cipiyle arzı endam eyleyen genç Turizm Bakanı lafı onlar kadar dolandırmamıştı. Bu ¨lümlerin devletin ekonomik çıkarlarını kötü yönde etkileyeceği kaygısı belirdi çoktan. Muktedirler insan hayatından tenzilata gitmenin ‘uygar dünya’da pek kârlı bir önlem olmadığını anlamaya başladılar.

Devlet, bir yolunu bulacak. Ölümler arttıkça üstüne gelenler çoğaldı. Maalesef bu inatçı insanlar hayatlarını, insan muamelesi görme talepleri uğruna devletin başına çalmaya devam ediyor. Ölüm oruçlarında bir çözüme gitmek zorunda kalındıysa, bunun müsebbibi, açıkça söyleyelim ki, milletin vicdan duygusu, halkın insanlık ülküsünde ayak diremesi değildir.

Devlet, halkının vicdanını çoktan yiyip bitirmiş; baskı ve zulümle çoktan kendine suç ortağı etmiştir. Devletin gururla, birlik ve beraberlik çimentosuna daldırarak tuttuğu halk, birbirini yiyor. Tecavüz vakalarının bunca arttığı bir dönem yok, bu toprakların tarihinde. Genç kızlar töre cinayetlerine kurban gidiyor. Küçücük çocuklar kaçırılıp tecavüze uğradıktan sonra çuvallarla oraya buraya atılıyor. Bir çocuğun katledilmesinden milliyetçi bir ayaklanma çıkarabilen, yegâne güç gösterisi ‘oy vermeyeceğim’ olan halkın zaferi değil, kayıtsız Adalet ve Ölüm Bakanı’nın telaşlanması. Ticaret aksamasın telaşına düştü vatanın muktedir severleri. Yoksa hepimiz gayet iyi biliriz ki.....

Devlet, teröristle pazarlık etmez!

Radikal/22 Nisan ‘01
(Başlığı biz koyduk-SY Kızıl Bayrak)



Seyirlik ölüm...


Bekir Coşkun

Herhalde bunların “Hayata dönüş” projesini izliyorsunuzdur.

Hayatta kimse kalmadı.

Sadece son günlerde açlık grevi ve ölüm oruçlarında ölenlerin sayısı, bu yazı yazıldığı saatlerde 14. Altı ayda ölenlerin-öldürülenlerin sayısı ise 45.

Her an ölüm haberleri geliyor.

İnsanın bahçesindeki kuşlar bile böyle bir bir düşüp ölse, duyarsız kalamaz, telaşlanır.

Ama bunlar umursamıyorlar.

Sırf bedenleri değil...

Duyguları kör, yürekleri sağır, vicdanları dilsiz.

***

Siz hiç böyle “Hayata dönüş” projesi duydunuz mu?..

Hayata döndürmeye karar verdiklerinin hepsi ölüyor.

Biliyorsunuz:

İçerde ne kadar hırsız-uğursuz-katil varsa “Kader kurbanı” diyerek dışarı saldılar. “Sistemin kurbanı” siyasi tutuklu ve hükümlüler içerde kaldılar.

Yeni geçilen F tipi cezaevlerinde nelerin olduğunu kimse bilmiyor.

Her gün sadece ölüm haberleri geliyor.

Ölümün soğuk haberi.

***

Tutuklu ve hükümlüler ayrı ayrı hücrelere konulduklarına göre, daha önce “Onları örgüt ölüme gönderiyor” savı demek ki doğru değildi.

O zaman niçin?..

Hangi güç, hangi çıkmaz, hangi baskı, daha yaşamın başındaki genç insanları ölüme razı ediyor?..

Tepki gösterebilen tek iktidar milletvekili Rıdvan Budak bile “Seyirci kalındı” dediğine göre, neler oluyor?..

Hırsızı-katili dışarı salıp, onların dışarda yüzlerce masum insanın canına kıymasına sebep olan ahmaklık, bu kez de avucunun içindeki mahkûmları koruyamayacak kadar aptal mı?..

***

Mahkûmların da hakları vardır.

Hukukun çöktüğü, adaletin yok olduğu, dışarda dahi hukuk trajedilerinin yaşandığı, sağlıklı insanların bile adalet kapısında çıldırdıkları bir ülkede, içerde nelerin döndüğünü bizler bilemeyiz.

Ama “Hayata dönüş projesi’” deyip, güya kurtarmak istediklerinin hepsini öldürenlerin basiretsizliği ortada.

Biraz vicdanı olan insanlar -sebebi kim ve ne olursa olsun- bu cinayetlerin durdurulmasını istiyorlar, o kadar.

Yoksa seyirlik mi ölümler?..

Nasıl?..

Hürriyet/20 Nisan ‘01



Hayata tabut içinde dönenler

M. İlhan Erdost .

Evet, biliyorum artık çok geç. Çünkü, artık “insan”ın öldüğünü, binaların ise kutsandığı farklı bir uygarlık çağını yaşıyoruz.

Ölüm orucunun 60’ıncı gününde, “artık günlerin değil, saatin tiktaklarının ölümün nabzını tuttuğu, şairin dizeleriyle, anne sütünden yapılan heykelin bir sünger taşına dönüşmeye başladığı” günlerde, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) kurucu üyeleri adına yapılan basın açıklamasında; “ölüm orucuna yatanların düşünceleri, yöntemleri beğenilmese de, onların da, daha onurlu bir yaşam ve daha güzel bir gelecek düşlediklerinin yadsınamayacağı” vurgulanmış ve “Bu düşü, bir kez de ‘demokratik sol’ ellerde soldurmayalım, söndürmeyelim. Bu yüzleri, gülen bir Türkiye özleyenler adına, öldürmeyelim” diye seslenilmişti.

Yanıtı “Hayata Dönüş Operasyonu” oldu. 30 genç insan, “hayata dönüş” adı altında tabuta kondu. Operasyon kararı verenler, tabut içinde “hayata dönen”lerin sayısının, kendi tahminlerinin çok altında olduğunu sevinerek yinelediler. O günden bugüne yüz gün daha geçti. Şimdi onların tahminlerini doğrularcasına, içerdekiler her gün birer ikişer “hayata dönüyorlar”!

Sesin, sözün, aklın, yüreğin ve hemen her şeyin tükendiği yerde ve ülkede, “hayata dönüş”ü tabutlarda ve anaların ezilen ezgilerinde solumak, insan hakları savunurlarına yapamamanın elemini veriyor.

İnsanlar, binaları, insanları yaşatmak için yaparlar. Bir bakıma cezaevlerini de. F-tipi cezaevlerinin ise, insanın insan kimliğini ezmek için, onurunu kırmak için, bedenini kurşun eritir gibi eriterek tüketmek için yapıldığını, bu cezaevlerinde her gün soluksuz kalan gencecik insanların kefene sarılan bedenleri kanıtlıyor.

Evrensel/20 Nisan ‘01



Yine ölüm, yine ölüm yazısı


Perihan Mağden.

(...) Böyle birtakım tanımadığımız, etmediğimiz çocuklar TC hapishanelerinde, ordan kaldırıldıkları TC hastanelerinde sapır sapır “dökülüyorlar” mı demeliyim?

Ölüyorlar! Ölüyor işte onlar: Canlarından oluyorlar!

Hikmet Sami Türk isimli DSP’li bakanın cisminde, taytay Başbakanımızın MHP ve ANAP’lı koalisyon hükümeti, 20 cezaevine 19 Aralık gecesi Türkiye ve dünya tarihine geçecek bir “operasyon” düzenlendi. Utanmadan etmeden (bazı insani duygularla bağlarını hepten koparmış vaziyetteler) bu operasyona “Hayata Dönüş” adını verdiler.

Bu adın, bu harekâtın gerekçesi neydi biliyor musunuz? “Ölüm orucunda KİMSENİN hayatını kaybetmemesi.” Bu ağır şefkatle kuşatma operasyonunda, kaç kişi hayatını kaybetti biliyor musunuz? 32 kişi! İkisi asker, otuzu mahkûm.

Dünya tarihine geçti geçmesine “operasyon”. Böylesine kanlı harflerle Türkiye, bir sayfayı bezeyiverdi! Helal olsun.

Şefkatle hayata döndürüş operasyonlarının ardından, sağ kalan “talihlileri”, yara bere içinde F tipi adını verdikleri dünyada -mahkûmlara reva gördükleri koşullar nedeniyle- eşi benzeri olmayan tek kişilik, üç kişilik hücrelere tıkıverdiler.

Gelsin aileleriyle açık görüşe izin vermemeler, avukatlarıyla görüştürmemeler, avukatlara, ailelere inanılmaz keyfi eziyetler, “tretman” adı altında abuk sabuk programlar, din dersi alacaksınız diye tutturmalar, istedikleri dergi ve kitapları dahi okutturmamalar; ama en mühimi ağır bir tecrit: mahkûmlar için hazırlanmış ortak kullanım alanlarını öldür Allah açmamalar, her birini ağır bir yalnızlığa, çıldırtıcı bir yoksunluğa fazladan (zira insan cezasının üstüne ceza çeker mi?) mahkûm etmeler...

Durum budur hanımlar, beyler. Liberalseniz, hümanistseniz, biraz daha adam gibi bir gazeteyi okuma basiretine sahipseniz; resimlerini gördüğünüz, cesetlerini gördüğünüz o sakallı sakallı çocukları, kara gözlü kara kaşlı kızları kadınları ölüme yollayan; onların ölümünde arsızca ısrarcı olan ve kendini yaş tahtaya basmaz, taviz vermez addeden rezil zihniyetin, içler acısı iktidarsızlığın, aldırışsızlığın fotoğrafı budur.

Şimdi bu zihniyetin cismanileşmiş suretine, Hikmet Sami Türk’ün “Bakan tedbiri almış!” haberinin yanındaki fotoğrafına bakıyorum. Yeni doğmuş kedi yavrularına benzeyen munis bir yüzü var. Ufak tefek bir adam. Bir profesör. Dersin ki, sanırsın ki; medeni bir insan. Adalet Bakanlığı’nı bu naçar memleketin, bu yok yoklar kadrosunda, emanet edebileceğin, hiç yoktan iyidir, diğerlerinden evladır bir adam.

Oysa Hikmet Sami bey, en katısından da katı, en kalpsizinden de kalpsiz, çıktı. Zira Hikmet Sami bey, aldırışsızlığın ve zayıflığın zırhını kuşanmış. Tıpkı genel başkanı gibi: En tehlikeli. Zira Hikmet Sami bey sorumluluktan sıyırtmakla, sorundan sıyırtacağını zannediyor. “Olana bitene gözümü, kulağımı kaparsam, kendi kendine çözülür; bu mesele de beni rahat bırakır,” zannediyor. (...)

Hakikat şu ki: Bu çocuklar ta başından beri gözden çıkarılmışlardır. Büyük medya olsun, ekonomiye kilitlenmiş münevver bozuntusu kütleler olsun, iktidarsızlığın inatçı üstatlarından müteşekkil hükümet olsun; en başından beri bu çocuklara “beş kuruşluk” (onların her şeyi kuruş, dolar, kur, rant) değer vermemektedirler. Bu canlar gitmekte, bu beyler gece yataklarına girip hiçbir sorumluluk hissetmeden birer uyku çekmektedirler. Evrenin sonsuzluğunda, dilerim, büyük bir plan vardır. Ve bu planda, yapılanlar, yapanların yanına kâr kalmaz. Kaygusuzluğun, abdallığın, aldırışsızlığın, zulmün bir bedeli vardır. Sonsuzlukta, dilerim, ödenmektedir. Ödenir.

Radikal/15 Nisan 2001



Yaşam ve ölüm üzerine bir dilekçe


Prof. Dr. Huri ÖZDOĞAN
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Sayın Bülent Ecevit, ben 50 yaşında bir hekim ve bir öğretim üyesiyim. İstanbul Tabip Odası’nca görevlendirilerek ölüm orucunda olan tutukluların sağlık durumlarını izlemek üzere Kartal ve Bayrampaşa cezaevlerine gittim. Muayene ettiklerim benim için ete ve kemiğe büründüler; hepsinin bir adı var artık. Saçlarının, tenlerinin, gözlerinin rengini, hâlâ gülebilen yüzlerini, bakışlarının doğrudanlığını, ifadelerinin yalınlığını biliyorum ve günden güne yitirdikleri gramların hesabını yapabiliyorum. Onlara, ayrılırken “hoşça kal”, “kendine iyi bak” diyememenin inanılmaz sıkıntısını yaşıyorum. Oyumu hep yaşamdan yana koyduğum için oradaydım; ancak görmek, bilmek ve zaman ayırmak, itiraf etmeliyim ki beni çok etkiledi. Kendimce çok önemli saydığım bazı şeyler öğrendim orada. Sizin soruml olduğunuz her konuyu doğrudan bilmek, görmek ve yoğunlaşmak için yeterli zamanınız olamayacağını düşünerek, bunları “acil olarak” size aktarmak istedim.

Bir kere bu eylemin bir intihar eylemi olmadığını anladım. Çünkü ancak ölümü yaşama tercih edenler, yaşamın artık sürdürmeye değer olmadığını düşünenler intihar ederler. Bu genç insanların ise ölmek istemediğini, yaşamayı hem de çok sevdiklerini, tam da bu nedenle, yani yaşamı çok değerli buldukları için tek ve en değerli varlıklarını öne sürdüklerini kavradım. Yaşamaya programlanmış genç ve sağlıklı vücutların ölmesinin ise ne kadar zor olduğunu fark ettim. Olur da bir iletişim zemini sağlanır ve ölüm orucuna gerek kalmazsa geri dönüşümsüz sakatlık olmasın diye alınan B- vitaminlerini tüm itirazlarımıza karşın nasıl bıraktıklarına tanık oldum. Onların gizliden beslendiğini düşünen ve niye bir türlü ölemediklerini merak eden kesimlerin içindeki şüpheleri rtadan kaldırmak ve yaptıklarının ciddiye alınmasını sağlamak için başka çarelerinin kalmadığını dinlemek durumunda kaldım. (...)

Cumhuriyet/20 Nisan 2001



Sahtekârlar inançları uğruna asla ölümü göze alamazlar


Hüseyin Üzmez

Dünyada ölümü göze alan bir insandan daha tehlikeli bir bomba var mıdır? Bazılarının iddia ettiği gibi... Örgüt emri ve baskısıyla kim ölümü göze alabilir? İnanmayan insanı ölüme sürüklemek kolay mı? Hareketleri (onların deyimiyle) eylemleri doğrudur, yanlıştır, faydalı ya da zararlıdır. O ayrı mes’ele. (...) Onların davalarına samimiyetle inandıklarından şahsen ben eminim. Çünkü sahtekârlar inançları uğruna asla ölümü göze alamazlar. Eylemlerini tasvip etmeyebilirsiniz. Ancak onları şunun-bunun kuklası, aldatılmış zavallılar, emirle açlık grevine yatacak kadar kişiliksiz ve değersiz insanlar olarak göstermeye asla hakkınız yok.

Ömründe herhangi bir dava, gerçek veya ideal için bir parmaklarını dahi feda etmeyi göze alamayan insanların, hayatlarını ortaya koymuş olanları küçümsemeye, onları tahkir ve tezyif etmeye hiçbir zaman hakları olamaz. (...)

Akit/24 Nisan ‘01



İnce çizgi


Şükran Soner

(...) Belleğimde isimleri yok. Ama ölüme yatmış tutuklulardan gelmiş birkaç mektubun, birkaç cümlesi bilincime kazınmış: “Bizimle alay ediyorlar. Bu kadar uzun açlık grevi olur muymuş? Şeker, su alıyorlar. Kına yaksınlar. Şekeri, suyu da kesiyoruz. Ancak biz öldüğümüzde içleri rahat edecek. İnanmak zorunda kalacaklar..”

(...) İnsanoğlu altından kalkamayacağı sorumluluklardan kaçmak, vicdanını rahatlatmak üzere, öncelikle kendini kandırmak üzere bir yol buluyor. Doğru ile yanlış, haklı ile haksız arasındaki ince çizgi işte tam da buradan kırılıyor.

(...) İşte tam da ince çizginin kırıldığı bu noktada, “Yaşamı devletin güvencesine teslim edilmiş insanların, hem de ‘yaşam kurtarma operasyonu’ gibi bir ad altında, cezaevinde tutuklu iken öldürülmeleri sonuçta cinayet değil mi? Devlet adına işlenen bu ağır suçun hesabı yok mu? Hani yeni cezaevleri tecrit etme, bir bir kimliğini yok etme olmayacaktı? Birlikte iken, koğuşta zorla açlık grevine itiliyorlardı da, şimdi bir bir nasıl ölüyorlar? Neden ölüme yatıyorlar? Devlet, güvencesindeki insanların bir bir ölmelerine nasıl seyirci kalabilir?.. sorularını sormak pek de işimize gelmiyor. (....)

Cumhuriyet/17 Nisan 2001



Basında Ölüm Orucu direnişi...


Göstermelik uygulamalarla yeni oyunlar

(...) Bu sözlerden sonra aradan bir gün geçmeden siyasal suçluların kaldığı cezaevlerine kanlı bir operasyon düzenlendi. İş makineleriyle duvarlar delindi, bacalar genişletildi, ateşli silahlarla ve gaz bombalarıyla koğuşlara girildi. 30 tutuklu ve hükümlü yaşamını yitirdi. Sayın Mehmet Bekaroğlu’nun da söylediği gibi verilen sözlerin ölüm oruçlarını durdurmak için değil, F tipi cezaevlerine nakillerin yapılması için bir oyalama olduğu anlaşıldı. Zaten İçişleri Bakanı da daha önce bu konuda bir yıldan beri hazırlıkların yapıldığını açıklamıştı. Bu operasyon sonunda yaşamını yitiren 30 kişinin yanı sıra yaralanan, sakatlananlar da olmuştu. İşte böyle bir yöntemle hükümlü ve tutuklular F tipi cezaevlerine taşındı, taşınmada da taşınanların üzerinde baskı ve işkenceler sürdü.

Bütün bunlara karşın tutuklu ve hükümlüler ve aracı kurul yine görüşme isteğinde bulundular. Bu istekler yanıtsız kaldı. Daha önce yapılması konusunda “söz verilen yasal düzenlemeler de bugüne kadar” yapılmadı. “Ölüm oruçları ve ölüm olayları bu cezaevlerinde de sürüyor. Her gün yürekleri dağlayan yeni ölüm haberleri geliyor.”

(...) F tipi cezaevlerinden her gün ölüm haberleri gelirken, ölümlerin artacağı anlaşılırken, bunu önleyecek önlemler alınacağı ve söz verilen yasal düzenleme ve ortak mekânlar konusunda değişiklikler yapılacağı yerde, göstermelik uygulamalara gidilmesini anlamak olanaksızdır. (...)

Halit Çelenk/Cumhuriyet/16 Nisan 2001

Hani Türkiye’de “ölüm cezası” uygulanmıyordu?

F tipi hücrelerde ölümü “dalgalı kur” gibi serbest bırakan Adalet Bakanlığı’nın tutumu yüzünden cezaevleri mezarlığa döndü.

Ölüm orucunda yaşamını yitirenlerin sayısı dün 12’ye yükseldi. Ani ölüm riski nedeniyle önümüzdeki günlerde toplu kayıplar bekleniyor; çözümsüzlük bu hafta da sürerse 100’ü aşkın insan can verebilir.

Bu çağdışı infazın sorumlusu Adalet Bakanı günlerdir Meclis’te “Medeni Kanun”la oyalanırken, Türkiye cezaevleri ayıbıyla AB ve ABD’nin insan hakları raporlarında dibe vuruyor.

Cleveland’da 25 yıldır cezaevlerinin iyileştirilmesi konusunda çalışan Melda Türker’den e-mail geldi. ABD’deki uzmanlığını F tipiyle ilgili tartışmalar sırasında Ankara’ya aktarmaya çalışan Melda Hanım başına gelenleri şöyle özetliyor:

“Son aylarda F tipinin hem güvenlik, hem de tutuklu ve mahkumların yaşamı bakımından çok mahzurlu ve çağdışı olduğunu anlatmaya çalıştım. Türkiye’ye de geldim, ne yazık ki bu konudaki gayretlerim Adalet Bakanlığı’nın, bürokratların ve siyasi iradenin çağdaş infaz sistemleri hakkındaki anlayışsızlığına, direncine maruz kaldı. Sebeplerini anlamak çok güç, kabul etmek imkansız.

F tipine nakiller gerçekleştikten sonraki suskunluğu da yadırgadım. Türkiye’de basın susarsa vay halimize... İşkenceyi önleme komitesinin yazdığı rapor hiç de iyi değil. F tipleri mimari tasarım ve binaları uzmanlar tarafından yakinen tetkik edilip gerekli tadilatlar yapılmalıdır. Türkiye yanlış uygulamalar sonucu işe yaramayan cezaevleri mezarlığı haline geldi...”

(...) Hikmet Sami Türk, “Hayata Dönüş” operasyonuyla F tipine meşruiyet kazandırmaya çalışsa da, hücre tipi cezaevlerine uygar dünya onay vermiyor. (....)

Hani Türkiye’de “ölüm cezası” uygulanmıyordu?
Hücrede ölüm, çağdışı infaz sisteminin sonucudur.

Derya Sazak/Milliyet/16 nisan 2001

İnsanı soluksuz bırakan konu...

(...) Çünkü ağır basan bir konu var..
Vicdanın üzerine çeki taşı gibi oturan..
İnsanı soluksuz bırakan..

Bir dostla konuşurken, telefon çaldığı zaman, pencereden evin önündeki ağaca bakarken, bir kitabın yaprağını çevirirken, yemekte lokmayı çiğnerken, su içerken, bir kibrit çakımı gibi parlayarak kendisini anımsatan..

Kişiyi bunaltan, tedirginleştiren bir konu..

Hayır, ekonomik kriz değil bu..

Yaşamının ilkyazında ölüm orucuna bağlanıp sıralarını bekleyen gençlerin konusu.

Hapishanelerde birer birer ölüyorlar gençler..

Dün gece müthiş bir tarakayla uyandım..

Pencereyi açık bırakmıştım; gök gürültüsü karanlıkta yankılar yapıyor, dolu taneleri halının üzerine saçılıyordu, bu konuyu düşündüm.

***

(...) Hiçbir siyasi parti ölüm oruçlarını dikkate almıyor, koalisyon hükümeti sağır duvar!.. Çaresizlik insanın yüreğini oyuyor.

Bir ölüm..
Bir daha..
Bir daha..

Gazetelerdeki tek sütunluk haberler Çin işkencesi gibi vicdanları oyuyor.

***

(...) Ne yapmalı?..

Hapishanelerdeki ölümlerin suçunu paylaştığımızı söylemekten başka yapılacak bir şey yok mu?.. Cezaevinde yanan mum gibi eriyen gencin yaşamından sorumlu olduğumuzun farkında değil miyiz?..

Hangi dinden, mezhepten, öğretiden, ideolojiden olursa olsun, ister suçlu ister suçsuz olsun, cezaevinde sönen hayatla bizim de biraz daha öldüğümüzün bilincinden niçin bu kadar yoksunuz?..

İlhan Selçuk/Cumhuriyet/17 Nisan 2001

Ölüm orucu silahının namlusuna sürülen bedenler

(...) Bir cümle durmaksızın ekranda dolanıyor:

- Ölüm orucunda yaşamını yitirenlerin sayısı 13’e yükseldi...

Bilgisayar dayatıyor:

- Sana emanet edilmiş bu köşenin sorumluluğunu üstlen. Bugün bu yazılır. Buza mı yazıyorum mızmızlığını bırak; Ankara’nın sessizliği direncini kırmasın. Ölüme yatmış genç kadın ve delikanlıların çıkmayan sesleri köşende yankılanmayacaksa, yuf olsun senin gazeteciliğine...

Bilgisayar sorumluluğunu öğrendi.

Bilgisayar öğrendi, Ankara öğrenmedi.

Ankara utanç verici suskunluğunu, iğrendiren hantallığını ve intikamcılığın ilkelliğini terk etmiyor.

(...) Terörü kurutmak için yola çıkan devlet, terör saçar oldu.

Şimdi ektiklerini biçiyor. Gencecik insanlar bedenlerini mermi yapıp ölüm orucu silahının namlusuna sürdüler.

Ekranda bir cümle dolanıp duruyor:

- Ölüm orucunda yaşamını yitirenlerin sayısı 13’e yükseldi...

(....) Bu, her gün birer ikişer ölen çocuklarla alay etmek, “Siz ölmenize bakın, biz de siyasete devam edelim” demek değilse nedir?

Yoksa bu, “cinayet” in bir başka adı mıdır?

Taammüden, önceden tasarlayarak, bilerek, sonuçlarının farkında olarak adam öldürmenin adı cinayet değil midir?

Medyaya düşen, çetele tutmak, “on üç, on dört, on beş, on altı...” diye saymak mıdır?

Kaça kadar sayacağız?

Aydın Engin/Cumhuriyet/17 Nisan 2001

Ölümden ötesi

Cezaevlerindeki ölüm orucu eylemleri hergün yeni canlar almaya devam ediyor; tehlikeli bir dönemece girildi. 180 gündür süren eylemlerde, bugüne kadar, destek için ölüme yatanlarla birlikte, 13 kişi öldü. Dışarının ilgisini duyurmasıyla eylemlere ‘resmi tepki’ hazırlıkları da fark edilmeye başladı. Olaya ‘tehlike’ boyutu katan da bu: Aralık ayında, tam bu noktada, cezaevlerine müdahale kararı alınmış ve hâlâ zihinlerimizden silinmeyen kanlı olaylara yol açılmıştı. Her an benzer bir gelişme yaşanabilir.

“Asmayalım da, besleyelim mi?” bu topraklara fazla yabancı olmayan bir yaklaşım. Bir önceki safhada, bir TBMM insan hakları komisyonu üyesinin, “Bırakalım gebersinler” dediği de basına yansıdı. Ölü sayısı 13’e çıktığı halde kamuoyu hareketlenmediyse, bunda, ‘ölümü’ kanıksama duygusu da herhalde belli bir rol oynuyor...

(...) Oysa ‘hayat’ ile birbirini tamamlayıcılığı bulunan ‘ölüm’ herkes için bir sınav. Bir insanın varolmak karşısında yokoluşu tercih etmesi, yaşamaktansa ölmeye koşması kolay algılanabilir bir olay değil; Türkiye’de, gencecik insanlarla onların acısını paylaşan yakınları işte tam da bunu yaparak bildik algılara meydan okuyorlar. Onların ne istedikleri de önemli elbette, ancak daha önemli olan onların talepleri hakkında bilinenler: Palas pandıras uygulamasına geçilmiş ‘F-tipi’ cezaevlerindeki eksik ve yanlışların varlığı...

(....) Tam bu noktada eli çabuk tutmayı gerektiren alarm sinyaller veriyor. Ölüm orucuna yattığı bilinen 500 kadar kişiden önemli bir miktarı yaşama sürelerini uzatmaya yarayan vitaminleri almayı da bıraktı; ölümler bundan böyle de peşpeşe gelecektir. Zorla tıbbî müdahalenin, 19 Aralık’ta yaşananlar göz önünde bulundurulursa, fazla bir kıymet-i harbiyesi yok; eylemciler zorla beslenmeye kendilerini açmıyorlar çünkü... Doktorlar, tıbbî gözetim altında olduğu halde ölüme yürüyenlerin varlığından söz ediyorlar. Olan karşısında tıp çaresiz...

(...) Ekonomiyi ölüme yatıran bir iktidarın ‘terör suçlusu’ mahkumların ölmelerinin ciddiyetini anlayıp tedbir alacaklarını ummakla hata ediyoruz belki; ancak ekonomiyi diriltmek için de mahkumların ölümünün önüne geçmek gerekiyor...

Anlaşılması gereken şu: İnsanların ölmeye yattığı, ‘ölüm hücresi’ ve ‘ölüm evi’ bulunan bir ülkede, her oda bir ölüm hücresine, her ev bir ölüm evine dönmüş demektir.

Fehmi Koru/Yeni Şafak/18 Nisan 2001

Mahkumlarının ölümü devleti muteber kılmaz!

(...) Gerçek şu ki, F Tipi eylemlerinin önlenememesi ve “terörist” olmalarının yanısıra (!) herbiri bu ülkenin vatandaşları olan mahkumların ölümlerinin değiştirilemez, sosyal bir mukadderatmış gibi kayıtsızlıkla izlenmesi utanç vericidir.

Sözcülüğü Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’e yaptırılan resmi söylemin “Devlet teröristle görüşmez” tavrı, kendi mantığıyla çelişmekte ve Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarını ayaklar altına almaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır. Devlet daha önce hem bu mahkumlarla, hem de başka alanlarda yine böyle itibar sorunu yapılabilecek birçok konuda, birçok kişiyle sayısız defalar görüşmüştür. Sorun devletin görüşmesi değil, neyi nasıl görüşeceğini bilmemesidir. Bu bilmezlik yüzündendir ki koğuş sisteminden F Tipi uygulamasına, Bastille’i andırır bir kanlı baskınla, geride 24 ölü 131 yaralı bırakılarak geçilebilmiştir.

Mahkumla görüşmeyi gururuna yediremeyen devlet, emrindeki cezaevlerini jandarma kuvvetleriyle basmakta beis görmemiş, bu trajediye de inanılmaz bir kara mizah örneğiyle “Hayata Dönüş” adını vermiştir.

Şimdi de, hayata döndüremediği gibi hayata dair problemlerini daha da artırdığı bu insanların eylemlerine kayıtsız kalmanın bir politika olduğunu zannetmektedir.

Ne bu kayıtsızlık bir politikadır ve ne de cezaevlerindeki sorun çözülemez, aşılamaz bir sorundur.

(...) Ülkenin başında gerçek bir siyasal irade, yani hergün bir mahkumun açlığa yenilerek ölümünün, toplumda ve dünyada doğurduğu negatif etkinin siyasal bedelini ödemekle yükümlü bir hükümet bulunmayışından kaynaklanan bu trajediye, vakit geçirilmeden son verilmelidir. “Hükümet”i by-pass eden “devlet” hiçbir şeyi göremiyorsa, bu ayıbın ülkeye yüklediği marjinal maliyetin ekonomik krizden daha kabarık ve daha itibar kaybettirici olduğunu görmelidir. “Ülke”nin, “millet”in, “hukuk”un ve “insan hakları”nın itibarı tüketilirken, bu bedeli canla ödenen inat sahte bir “devlet itibarı” hazzıyla daha fazla sürdürülemez. (...)

Mustafa Karaalioğlu/Yeni Şafak/18 Nisan 2001

Hücre yaşamı ortadan kalkmıyor

(...) Bakan, Terörle Mücadele Yasası’nın 16. maddesinde değişiklik yapacağından söz ediyor. Ancak bu değişikliği yaparken ne baroların, ne tabip odalarının, ne ilgili sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine başvurdu. Ne de ölüm orucundaki insanların taleplerini dinledi. Toplumda yeniden boş bir umut yaratıldı. Herkeste, “sorun çözülüyor” beklentisi yeniden yaratıldı.

Her gün ölümlerin süreceği görülüyor. Her günün, her saatin önemi var. Ancak, sorun yine komisyonlara havale edilmiş durumda. Üstelik bu hazırlanan değişikliklerin ölüm oruçlarını bitireceği konusunda anlamsız bir beklenti topluma yayılıyor. Halbuki, hükümetin ve Adalet Bakanı’nın basına yansıyan tutumları, bu işin çözüleceği konusunda olayı yakından bilenler için bir umut yaratmıyor.

Başbakan, “Devlet teröristle pazarlık etmez” diyor. Türkiye’de “terörist”’ sözcüğüne yüklenen anlam, konunun iyice çarpıtılmasına yol açıyor. Herkes biliyor ki, içerideki genç insanların önemli bir çoğunluğu herhangi bir şiddet eyleminden değil, afiş yapıştırmaktan, duvara yazı yazmaktan, pankart asmaktan, mitinge katılmaktan, evinde “yasak” yayın bulundurmaktan, aranan bir kişiyle aynı evi paylaşmaktan, yayın dağıtmaktan tutuklular veya mahkûm edildiler. Hatta, F tipi cezaevlerindeki hücrelerde tutulan gençlerin önemli bir kısmı henüz yargılanıyor, suçu bile sabit değil. Bunları da “terörist” sayan kafa onların her türlü hukuki ve insani haklarını ortadan kaldırmaktan çekinmiyor.

Adalet Bakanı’nın açıklamaları gösteriyor ki; hücre yaşamı ortadan kalkmıyor. “Teröristler” bu üç kişilik veya bir kişilik hücrelerde yaşamaya devam edecekler. Ancak, “iyi halli” olanlar, “tretman” kapsamında, idarenin izin vereceği yerde, izin vereceği koşullarda, izin verdiği kişilerle görüşebilecekler. Devletin terörist saydığı bu tutuklu ve mahkûmlar, siyasi görüşleri olan insanlar. Zaten cezaevine girmelerinin nedeni de siyasi tutum ve eylemleri. Bu fikirleri beğenmeyebilirsiniz, zararlı da görebilirsiniz. Ancak, onlara “Ancak bu fikirlerini bırakırsan iyi halli sayılırsın” demek en temel insan haklarına aykırıdır. (...)

6 ay soruna duyarsız kalan yetkililer, yüzlerce kişi ölüm sınırına gelince biraz hareketlendiler. Ancak, ne yaklaşımda köklü bir değişiklik görünüyor, ne de bu ölümleri durduracak bir çabukluk. (...)

Oral Çalışlar/Cumhuriyet/21 Nisan ‘01

Sizin vicdanınız var mı?

Daha kaç ölüm haberi geldiğinde,
Daha kaç ceset kaldırıldığında,
Ve daha kaç insan sakat kaldığında siz ‘huzur’ bulacaksınız?

Bu nasıl bir ruh halidir ki, dizi dizi insan ölümlerini ‘huzur’ sözü ile özdeşleştirebiliyorsunuz?

Bu nasıl bir ‘huzur’ operasyonudur ki hala insanlar hapishane köşelerinde, hastane köşelerinde ölüme gidiyor? (...)

Suratınızda bir kıpırtının, gülümseme maskenizde bir değişmenin olmadığını tahmin edebiliyorum.

Hele hele içinizde bir ürperti duyduğunuzu, ölüm düşüncesini bir an için aklınızdan geçirdiğinizi hiç sanmıyorum. Peki vicdanınızın sızladığı oluyor mu?

(...) Siz profesörsünüz. Hem de hukuk profesörü galiba.

Devletlerin itibarının kendi vatandaşlarının ölümü pahasına arttığı nerede görülmüştür?

Ve nerede görülmüştür bir adalet bakanının, bu kadar işkence, bu kadar, zulüm, bu kadar ölüm ve bu kadar ceset üzerine hala politik hesaplar yaptığı?

(...) Onlar zaten mahkum ve tutuklu. Onlar zaten cezalarını çekmiyor mu?

Yoksa sayın profesör, sizin kitabınızda, suç işleyen ya da işlediği gerekçesiyle sanık sıfatıyla cezaevine konulan insanlar, işledikleri suçlara göre ayrıca cezalandırılmalı mı? Mesela, ‘devlet düşmanı’ oldukları için, her türlü insanlık dışı muameleyi hak mı etmeli bu gibiler?

Öyle değilse, niçin bu F tiplerine yalnız onlar dolduruldu?

Bir ülkede 10 bin tane siyasi mahkum ve tutuklu olursa o ülke nasıl bir ülkedir sizce sayın bakan? (...)

Daha ne kadar İNSAN ölmeli sayın bakan?

Daha ne kadar insan ölürse devletin saygınlığı daha da artacak?

Daha ne kadar cenaze çıkarsa, ülkenin zaten yerlerde olan itibarı yükselecek?

Bu ölümlere daha fazla seyirci kalamazsınız.

Siz de bir insan olarak, -bırakın baba olmayı, profesör olmayı, bakan olmayı- onların ölümlerini donuk bir mask gülümsemesi ile karşılayamazsınız.

Sizin hiç aynaya baktığınız oluyor mu sayın bakan?

Tavsiye ederim, her ölüm haberinden sonra aynaya bakın.

İçiniz rahat mı? Sorun kendi kendinize?

Koray Düzgören/Yeni Şafak/16 Nisan 2001

Ölümüne direniş karşısında anlamsızlaşan güç

(...) Adalet Bakanı, hâlâ “Devlet kendisine meydan okuyanlarla pazarlık yapmaz” diyor.

Bu bir meydan okuma. Ama etkili olduğu son derece şüpheli bir meydan okuma. Bu meydan okuma, bizatihî kendi içinde ciddî bir zaaf taşıyor ve Adalet Bakanı’nın yüzüne çökmüş olan çaresizliğe baktığınızda bu meydan okumanın anlamsızlığını görüyorsunuz.

Bir yandan meydan okuyor sayın bakan, diğer yandan ölüm oruçlarının sona erdirilmesi için adeta yalvarıyor. Yalvarmak zorunda kalıyorsunuz, çünkü karşıda, meydan okumaya cevap verecek bir fiilî güç yok.

Karşınızdaki güç, ölümü peşinen seçince, sizin gücünüz anlamsızlaşıyor.

(...) Devlet bir yandan, ülke imajına ağır darbeler indiren ölümleri önlemek istiyor, bir yandan da “pazarlık yapmayız” söylemini sürdürüyor. Bir netice de alamıyor.

Ölümler karşısında dünyanın ilgisi yoğunlaştıkça da, telâşı artıyor devletin...

(...) “Devlet pazarlık yapmaz” yaklaşımının altında, biraz korku ve endişe var. Bir şeylerin “elden gideceği” korkusu... Toplumu ile, gönül bağları kuran bir devlet, böyle bir korku içine girmez. Eğer gönül bağında sıkıntı varsa, onun ortaya çıkaracağı sancıları da, “devlet gücü” ortadan kaldıramaz.

(...) Adalet Bakanı çok yanlış okuyor güncel problemi. Bugün problem, “devletin pazarlık yapıp yapmaması” değil, “bir ölümün nasıl azaltılacağı” problemidir. Ya da “bir hayatının nasıl kurtarılacağı” problemi... Her “Pazarlık yapmayız” sözcüğü, bir ölüme daha onay vermek anlamına geliyorsa, durmak lâzım orda... Ürkmek lâzım...

Ahmet Taşgetire/Yeni Şafak/24 nisan ‘01

Türkiye bu tabutları taşıyamaz

Sanki birileri, açlık grevleri sonunda gelen bu ölümler sürsün istiyor. Hükümet hala şunu görmüyor: “Türkiye bu tabutları taşıyamaz.”

Hayret ediyorum, Ecevit gibi hümanist bir insan nasıl bu ölümlere duyarsız kalabiliyor.

Adalet Bakanı’na bir sözüm yok; çünkü onun bu işi çözebileceğine artık inanmıyorum.

Devlet, cezaevleri konusunda bakanın ağzından verdiği sözleri tutmadı.

Eğer bu sözlerin arkasında durulabilseydi, bugün bu ölümler olmazdı.

Artık son noktaya gelindi. Lütfen birileri devreye girsin ve bu insanlık suçunu ortadan kaldırsın.

Sorumluların ileri sürdüğü gerekçeler inandırıcı değil. (...)

Yineliyorum ve uyarıyorum: Türkiye bu tabutları taşıyamaz. (...)

Tufan Türenç/Hürriyet/25 Nisan 2001

İnsan hayatı ve dış yardım

(...) F-Tipi cezaevlerinde gerçekleşen ölümler karşısındaki ürkütücü ve korkunç suskunluk bu açıdan değerlendirilmeli öncelikle. Her geçen gün artan ölümler, vicdanlarda, ekonomik kriz yüzünden yaşanan iflaslar kadar yer bulmuyorsa, yaşananların bir çılgınlık, ondan öte toplumun kendi kendine uyguladığı bir vahşet olduğunu ilan etmek gerekir. Üstelik bu vahşetin son perdesinde, kaybedilen canlara değil, o canların kaybedilmesinin dünyada duyulmasıyla beraber, dış dünyadan gelecek yardımların aksamasına dikkat çeken bir vurgu ortaya çıkabiliyorsa, vahşetinin üstünde demlenen insanların biraradalığına toplum dediğimizi idrak etmeye başlamalıyız. (...)

Ömer Çelik/Yeni Şafak/25 Nisan 01

Not: Bir kaç istisna dışında, seçilen parçaların buradaki başlıkları SY Kızıl Bayrak tarafından konulmuştur...