ARSIVANA SAYFA
 
23 Aralık '00
SAYI: 48
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez
Hiç bir güç devrimci tutsakları teslim alamaz!
Sermayenin saldırı politikaları ve cezaevlerinde devrimci katliamı
Kanlı operasyonuna rağmen faşist devlet acz içinde
İstanbul'da katliam vahşetine karşı dinmeyen öfke
Teröre rağmen protestolar engellenemedi
Diri diri yaktılar!
Hücre saldırıları başladı, hala susuyor musunuz?
Bu nasıl pervasızlıktır ki, öldürdüğüne kurtardım der!
Zaferi bir kez daha devrimci tutsaklar kazanacak
"Katil devlet hesap verecek!"
Zulmünü artır ki, çöküşün hızlansın
Saldırı, direniş ve yeni evrenin sorumlulukları
Görüşme sürecine ilişkin tanıklıklar
Zaferi şehitlerimizle kazanacağız!
Faşist katliam senaryosunun bilinçsiz ürkek, saf oyuncularına
Arabulucu heyet üyeleri, devletin ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor!
Sahibinin sesi medya çanak yalamaya devam ediyor
Yalan ve katliam
Devrimci tutsaklar bulundukları her alanda aynı kararlılıkla direnmeye devam ediyor
Katliamcı devlet geleneği
Katliam gün yüzüne çıkıyor
Katliam, katliamcıların yıkımına dönüşmelidir
Faşit kaliamı mazur gösteriyorlar
Bu korku, kaygı ve tedirginlik size yeter!
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 

Bu korku, kaygı ve tedirginlik size yeter!..

Sahi “Neden bu kadar çoklar”?


‘30 sene bu izi silemedik’

Cezaevlerinde süren ölüm oruçlarından "çok tedirgin" olduğunu söyleyen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edildiği günleri anımsatarak "O zaman da gençler bir hiç uğruna ölüme gittiler. 30 sene bunun etkisini silemedik. Geç kalınmamalı" dedi.
Gelişmeleri çok yakından izleyen ve kendisine düzenli olarak bilgi sunulan Demirel'in yakın çevresiyle paylaştığı gündemin iki sıcak maddesine ilişkin görüşlerinde önemli mesajlar verdi.
Demirel'in 60 günü aşan ölüm oruçlarıyla ilgili olarak çok tedirgin ve üzgün olduğunu belirttiği ve şu değerlendirmelerde bulunduğu kaydedildi:
"1971'de de yine gençler bir hiç uğruna ölüme gittiler. Biz 30 sene bu olayın etkisini silemedik. Bu bakımdan ben gençlerin bu tür örgütlerin kucağında bir şekilde ölüme gönderilmelerini içime sindiremiyorum. Ölüm olayları başlarsa ne kendi insanımıza ne dünyaya bunu kolay anlatamayız. Çok sıkıntıya düşeriz. Herkesin üzerine düşeni yapması ve geç kalınmadan bu sorunun çözülmesi lazım."

Milliyet/19 Aralık ‘00

***

Neden bu kadar çoklar...

Evet ama asıl soru başka...

- Neden bu kadar çoklar...

Evet birinci soru budur: Neden bu kadar çoklar? Sadece tutuklu ve mahkumlar değil... Devletin cezaevlerine kaçınılmaz müdahalesini dışarıda protesto edenleri düşünün: Hem üniversite öğrencileri var, hem giyim kuşamıyla, şivesiyle, refleksleriyle 'halk tipi' insanlar var... Yurtdışında da varlar...

Hele bir de son eylemlere karışmayan PKK'lılarla sempatizanlarını katarsanız?!

* * *

NEDEN bu kadar çoklar... Hiç İstanbul varoşlarını gezdiniz mi? Ben zaman zaman gezerim. Hiç Adana, İzmir, Mersin varoşlarının ne halde olduğunu düşündük mü?
1991'den beri devlet bazı cezaevlerine giremiyormuş...
"Neden bu kadar çoklar?" diye neden düşünülmedi? Brifing verenler mi yoktu?
"Köklerini kazımak" için hangi okulları kapatacağız?! Hangi öğretmenleri, profesörleri işten atacağız? Hangi kitleleri aşağılayacağız? Yoksa yeni baştan düşünmemiz gerektiğini mi anlayacağız? Evet hepimiz kendimize sormalıyız: Neden bu kadar çoklar?
Hangi sosyal, kültürel ve psikolojik faktörler binlerce insanı böylesine uçlara itmektedir?! Devlet de toplum da artık madalyonun bir de bu yüzünü düşünmelidir.  

Taha Akyol/Milliyet/21 Aralık ‘00

***


Bizde neden bitmiyor?!

Cezaevlerinde ölüm orucu yapanların koğuşlarında orak çekiç amblemlerini görünce aklıma Arbat Sokağı geldi. Kendi kendime sordum. Bütün dünyada anlamını kaybetmiş olan bu sembol, nasıl olur da bizde hálá örgüt militanlarını ölüme götüren bir inanç sembolü olarak varlığını sürdürebilir.

Bir başka olayı daha hatırladım. 1988 yılında Hürriyet'in Moskova Büro Şefi olarak çalışırken, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığı'nın bir üst düzey yetkilisi ile konuşmuştum. Bana ilginç bir gözlemini anlatmıştı.

1976 yılında Havana'da Dünya Komünist Gençlik Kongresi yapılmıştı. Konuştuğum Sovyet yetkilisi o kongreye katılmış. Bana şu gözlemini aktardı: ‘‘Orada bütün dünyanın komünist partilerinin gençlik örgütlerine ait bölümleri gezdim. Yanılmıyorsam sadece birinde Stalin resmi vardı. O da Türkiye Komünist Partisi'ninkiydi.’’

Dünya o günden bu yana bambaşka bir yere geldi. İnternet çağına girdik. Ölüm oruçları için bir internet sitesi bile kurulmuş. Ama bakıyorum, Türkiye'nin çıkardığı örgütler bu değişimden habersiz. PKK hálá Marksist bir örgüt. Ölüm orucu yapan örgütler hálá Sovyet döneminin sembollerine sadıklar. (...)

1970'li yılların bütün terör örgütleri birbiri ardına kayboldu. Terör Avrupa'dan elini ayağını çekti. Şimdi ortada sadece Türkiye kökenli terör örgütleri kaldı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi toprağının ürünü olan bu sosyolojik olguyu mutlaka incelemeli ve bunun sağlıklı bir teşhisini koymalıdır. (...)

Ertuğrul Özkök/Hürriyet/21 Aralık ‘00

***

“Cezaevleri acaba neden bu kadar çok sayıda
siyasi tutuklu ve hükümlüyle doldu?”

Türkiye'yi yönetenler de yaşananlarda kendi yanlışlarının payını mutlaka aramalı. Cezaevleri neden denetlenemez hale geldi? Cezaevlerinde bunca şiddetli protesto olayının yaşanmasının ardında "tutuklu ve hükümlülerin hakları ve yükümlülükleri" kavramını yerleştiremeyiş oluşumuzun payı ne kadar? Evet, "koğuş sistemi"ne dönülemez. Ama F - tipi cezaevleri derde deva olacak mı, yoksa vaad edildiği üzere "yeniden değerlendirilme"ye tabi tutulmazsa, yağmurdan kaçarken doluya mı tutulacağız?

Cezaevleri acaba neden bu kadar çok sayıda siyasi tutuklu ve hükümlüyle doldu? Sorunları demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasıyla, yasak, baskı ve şiddetle çözmenin çıkar yol olmadığı anlaşılmalı; şiddet ekenin şiddet biçtiği görülmeli... Hak aramanın barışçı yollarına kapılar açılsın ki, şiddetin yolları kapanabilsin.

Yalnız cezaevlerinde değil, zihniyetimizde de reforma ihtiyaç var.

Şahin Alpay/Milliyet/21 Aralık ‘00

***


“Hapishane fatihi” Ecevit!

İnsan hayatı bu denli ucuz olabilir mi? O kadar insan ölmüş. Şehit verilmiş. Olmadık acılar çekilmiş. Cezaevleri savaş alanına dönmüş. Yaşanan tam bir felaket.

Ya 'hükümetin kararlılığı?' İpin ucu o kadar kaçırılıyor ki, Kıbrıs fatihi Ecevit, şimdi de neredeyse hapishane fatihi ilan edilecek. Einstein'ın bir sözü var: "Hayatta en önemli şey, soru sormayı elden bırakmamaktır."

Bazen soru sormayı unutuyoruz. O cezaevi kimin? Devletin değil mi? Devletin kendi cezaevine girmesi neyin başarısı oluyor ki?

Cezaevinde yatan insandan kim sorumlu? Devlet değil mi? O insan terörist de olsa, katil de olsa, insan olduğuna göre, bir hukuk devletinde onun sağlığından, canından devlet sorumlu değil mi?

Devlet sorumluysa, nasıl oluyor da bu kadar insanın öldüğü kanlı bir operasyon, devletin başarısı, hükümetin kararlığı olabiliyor ki? Olacak iş mi?

Normal demokrasilerde böylesi operasyonlar başarı öyküsü haline gelmez, olsa olsa bakan, başbakan koltuğuna mal olurlar.

Hasan Cemal/Milliyet/21 Aralık ‘00

***


U dönüşü yapan bakan ve sözüne güvenilmez devlet

Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk birkaç gün önce verdiği "Toplumsal mutabakat sağlanana dek F tipi uygulaması ertelenmiştir" sözünden yaptığı U - dönüşü nasıl açıklayacak şimdi?

Diyeceksiniz ki: "Sen nelerle uğraşıyorsun? Karşımızda 'Her birimden biri kendini yaksın' şeklinde emirler yağdıran bir örgüt var. Vahşetle başka nasıl başedilebilir ki?"

Bakanın zikzağını "mazur" gösterecek bir gerekçe olamaz bu. Karşısında kim olursa olsun "devlet"in bir ağırlığı olması gerekir. Tutulmayacak sözlerin bir bakan tarafından telaffuz edilmemesi, telaffuz edilen sözlerin enine boyuna önceden düşünülmesi ve bir kez telaffuz edildikten sonra da mutlaka arkasında durulması şarttı (...)

Altı gün önceden yapılan operasyon hazırlıklarından haberdar olan Adalet Bakanı nasıl bu sözü verdi? "Örgütlerin geri adım atmaması, taleplerin dozunu büsbütün artırması karşısında yapabileceğimiz başka hiçbir şey yoktu" şeklinde bir savunma da bakanı bir uçtan diğer uca savuran çelişkiyi açıklayamaz.

"F tipi cezaevleri uygulaması ertelenecektir" diyen bir bakan krizin muhtemel tüm sonuçlarını önceden hesaba katmak durumundadır çünkü.

F tipi uygulamasına geçiş için seçilen "zamanlama"nın infial yaratan "af tartışmaları" ile çakışması, ayrı bir talihsizlik. Kamuoyu vicdanının reddettiği, Cumhurbaşkanı tarafından veto edilen tartışmalı "af yasası"nın tam Meclis'ten çıkarılmaya çalışıldığı sırada, F tipi uygulamasına "af kapsamı" dışında bırakılan siyasilerin sevkiyle başlanması ülkenin içine girdiği gerilim atmosferini büsbütün ağırlaştırabilir.

F tipi cezaevlerinin - "toplumsal barış" unsuru dahil hiçbir şart altında bağışlanmayan - "siyasi suçlular" için düzenlendiği ve bu niyetle inşa edildiği savlarına güç kazandırabilecek bir gelişme çünkü bu.

Nilgün Cerrahoğlu/Milliyet/21 Aralık ‘00