Ya istikrar ya ölüm (mü?)
Yüksel Akkaya
Türkiye burjuvazisi sınıf çıkarlarının gereğini öğrendiğinden beri tek bir şey istemektedir: İstikrar!.. Hangi istikrar? Kuşkusuz, kar oranlarını arttıran, kar alanlarının kapsamını genişleten, sömürüyü yükselten bir istikrar… 36 yıllık birikimi sonucunda Türkiye’nin en güçlü partisi haline gelmiş olan bu örgüt “istikrar”ı bozan her şeye karşıdır. Öyle olduğu için bazen herkesi şaşırtacak demokratik taleplerde bulunur. Bazen, bu demokratik talepleri unutup “şahin” kesilir. Her seferinde tek kaygısı vardır: Bir avuç oligarşinin ayrıcalıklarını ilkin korumak, sonra geliştirmek. Böyle olduğu için de makyavelist politikayı en iyi bilip, uygulayan bir örgüt olur: Sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması için bazen hükümet olan partiye, bazen ona sert çıkan devlete yanaşıp durur. Bu yanaşmalık da gösterir ki, Türkiye burjuvazisi hala ayakları üstünde duracak bir güce erişmemiştir.
Kuşkusuz, bunun temel nedenlerinden biri hala kredi adı altında emekçilerden alınan vergilerin bunlara yatırım kaynağı olarak tahsis edilmesidir. Öz finans kaynakları zayıf olan, başka bir ifade ile hala devletten kredi alma adı altında halkın vergilerinin kendilerine verilmesi ile beslenen bu cenah rüştünü tam olarak ispatlamış değil. Böyle olduğu için de gerçek anlamda bir burjuva kimliğine sahip değillerdir, hem kişi olarak hem sınıf olarak. Bu nedenle, önce iktidara gelen herkesi eteklerler, ellerinden öperler. Özal, Çiller, Demirel, Erdoğan kim gelirse gelsin onlar için fark etmez. Lakin, DYP-RP “hükümetinde” olduğu gibi AKP hükümetinde de “yüksek” bürokratlar kaygılarını dile getirdikçe, en iyi istikrarın nerde olduğunu bilen TÜSİAD hemen “hizaya” gelir, hazır ol konumuna geçer. Onca “demokrasi” söylemine rağmen, yüksek bürokrasinin ilk uyarısı ile TÜSİAD istikrar adına hemen yerini alması gereken yere yönelmiştir. TÜSİAD başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın “Sınır ötesi operasyon bir güvenlik sorunudur. Böyle bir durumda ekonomiyi düşünmek anlamsız olur” demeci de bu tutumu gösteren bir söylemden başka bir şey değildir.
Arzuhan kızımız, bilindiği gibi, medyada tekelleşmenin temellerini atan, sendikaya düşman olan Aydın Doğan’ın kızıdır. Lakin kızın babası kimdir? TÜSİAD gibi bir örgütü ele geçiren Aydın Doğan gücünü sadece sahip olduğu medyadan mı almaktadır? Koca Koç ve de Sabancı grubu neden Aydın Doğan’ın medyasına “teslim” olmuştur? Bilim kuşku ve soru ile başlar. Öyleyse istikrar müridi TÜSİAD ile işe başlayabiliriz. TÜSİAD bir 15-16 Haziran “çocuğudur”. 15 -16 Haziran’daki büyük meydan okuyuş, sermayenin de bir büyük meydan okuyuşu olarak bir yıl sonra TÜSİAD’ın kuruluşu ile sınıf mücadelesinin bir aşaması olarak tarihteki yerini almıştır. Ne var ki, 15-16 Haziran anma “günlerinde” bu büyük eylemin çocuğu olan TÜSİAD’ın kuruluşunu, işçi sınıfının verdiği büyük korkunun ürünü olan bu karşı cephenin kuruluşunu hiç hatırlamayacak!.. Oysa sınıfsal bakış bu yanı da görmeyi gerektiriyor. Ne yazık ki, yarattığımız ve büyüttüğümüz efsane sınıfsal bakışımızı köreltirken biz bunun farkında olmuyoruz. Sermaye cephesi ise çok farkında olduğunu her seferinde bize gösteriyor.
“Medya” camiasında bilinen ama dillendirilmeyen “şayialardan” biri Aydın Doğan’ın Vehbi Koç’un oğlu olduğudur. Ancak, bu oğul bir “resmi” evlilikten” değil bir “kaçamaktandır”. Koç grubu bunun haberleştirilmesine izin vermemiştir. Bu durumda, 1970’li yılların sonu ve 1980’li yıllarda Sirkeci’de “kaçak” dayanıklı tüketim malları satan A. Doğan’ın birden bire büyük bir medya patronu olması da açıklanmaya muhtaçtır.
Rekabetin arttığı, medyaya da egemen olunması ve kontrol altına alınması gerektiğinin anlaşıldığı bir dönemde Koç grubu A. Doğan üzerinden bunu başarmıştır. Ancak, bir süre sonra önemli bir güç haline geldiğini düşünen Doğan medya grubu, iş alanlarını genişletmeye başlamıştır, POAŞ örneğinde olduğu gibi. Bunun için de hükümetlerle iyi geçinme politikasına uymak gerekiyordu, baba V. Koç’un mirası olarak. Başta TÜSİAD ve diğer medya grupları olmak üzere sermaye cephesi hep hükümetlerin cömert kredi sunumlarına muhtaçtırlar. Bu nedenle, Türk-İş gibi hep “partiler üstü” davranırlar. Ancak, zaman zaman en üst partinin “hazır ol” komutunu duyduklarında, Osmanlı geleneğindeki mala mülke el koyma olan “müsadereyi” anımsayarak, “ne olur ne olmaz” diye “kısa” süreliğine hizaya gelirler. Zira, mal, mülk, para kadar can da önemlidir. Bir de bu ülkede tek bir yasa maddesi ile tek bir sıkı maliyeci denetimi ile tarihe karışmış olan nice büyük holdingin yattığı mezarlık hep akıl verici olur!
Erken Cumhuriyet döneminde “sotaya” yatan İslami sermaye, Demokrat Parti iktidarında ayağa kalkmış, 1970’lerde yerini tahkim etmiş, Eylülist rejim ile birlikte piyasaya açıkça çıkmıştır. DYP-RP hükümeti döneminde güç kazanmış, AKP hükümeti döneminde de atağa geçmiştir. Başlangıçta büyük pastadan pay kapmak isteyen bu İslami sermayeye mırıldanarak razı olan TÜSİAD, pastadan daha büyük pay alma isteğine direnmek istemişse de “istikrar”ın verdiği olanaklar nedeni ile sesini yükseltmekten imtina etmiştir. Zira, “kurbağayı” ürkütmeye değmeyecek bir meseledir İslami sermayenin almaya başladığı pay, en azından şimdilik! Bir daha en yoksul kesimleri din ile terbiye edip, zenginleşmenin yolunu açacak böylesi bir iktidarı bulmak mümkün değildir. Değildir, çünkü TÜSİAD da görmüştür kendileri için en uygun hükümet budur. Tıpkı, bir dönem devrimci hareketin yükseldiği zaman diliminde “solcuları” kontrol etmek için CHP’yi “iyi” çocuk görmek gibi… Elbette, kar oranlarının düştüğü, reel ücret artışlarının verimliliği aştığı bir dönemde yükselen solculuğu da daha büyük bir tehlike görüp, Ecevit Hükümetine bir muhtıra vereceklerdi, sınıf çıkarları bunu gerektiriyordu.
Aslında TÜSİAD’a yakışan en uygun ad “parti cephe” geleneğinin adlandırması ile TÜSİAP-C’dir. Zira, TÜSİAD hem bir parti hem de bir cephe olarak kendi sınıfı adına çok iyi çalışmaktadır. Teori ve pratiği, taktik ve stratejiyi çok iyi uygulamaktadır. Bu nedenle, hükümete, iktidara kim gelirse gelsin her seferinde TÜSİAP-C karlı çıkmaktadır!
Türkiye (Türk değil!) Sanayici İş Adamları Partisi-Cephesi sınıf çıkarları doğrultusunda çok ciddi teorik-pratik, taktik ve stratejik işler yaparken, işçi sınıfını temsil eden DİSK aynı başarıyı neden gösterememektedir sorusunun yanıtı da buradadır.
TÜSİAP-C’den dersler çıkarmak bizi bir adım daha ileriye taşıyacaktır. İşçi sınıfı görkemli 15-16 Haziran’dan sonra mücadelede irtifa kaybederken, bu görkemli hareketin bir korkusu olarak doğmuş olan TÜSİAP-C mesafe kaydetmektedir. Öyleyse işçi sınıfı ve ona öncülük iddiası taşıyanların bir karşı alan olarak TÜSİAP-C’den öğreneceği çok şey vardır, hem teori ve pratik olarak, hem de taktik ve strateji olarak...
|