Tel Afer katliamının hesabını emekçiler soracaktır!
Irakta işgal ve direniş şiddetlenmiş durumda. Bir yandan Irak halkının onurlu direnişi, diğer yandan direniş karşısında acze düşen ve giderek saldırganlaşan işgalciler...
Son günlerde Türkmenlerin yaşadığı Tel Aferde de katliam yaşanıyor. Direnişçilerin burada olduğunu bahane eden işgalciler günlerdir burayı bombalıyorlar. Bu durum Türkiye açısından önemli. Çünkü işgal planlarının yapıldığı ilk günlerde Türk burjuvazisinin üstüne en çok politika yaptığı ve kendi emellerine bir nebze de olsa ulaşabilmek, ülkedeki muhalefeti dizginleyebilmek için en çok kullandığı koz Irakta yaşayan Türkmenlerdi. O günlerde Türkmenlerin can güvenliğinin olmadığını, buradaki Kürt gruplarının ve Saddam yanlılarının olası bir müdahalesine karşı Türkiyenin bu işgalde yeralması gerektiğini söylediler.
Bugün gelinen yerde Türkmenlere saldırı Kürtlerden ve direnişçilerden değil Türk burjuvazisinin çok güvendiği ve işbirliği yaptığı işgalcilerden gelmiştir. Türk Dışişleri Bakanlığının tepkisi ise kente insani yardım sağlanması ve büyükelçiliğe rahatsızlık bildirme şeklinde olmuştur. Bu ikiyüzlü politikaları işçi ve emekçi kitleler artık çok iyi tanıyorlar. Dün Afganistana uçaktan bombaların yanında yiyecek paketleri atanlar, Filistinde güvenlik adı altında açık bir tecrit duvarı örenler, Necefte, Fellucede ve Tel Aferde insanlar toplu katledilirken onlara insani yardım götürelim diyenler, hepsi aynı eli kanlı katillerdir.
Bugün Ortadoğuda ezilen halklar bu eli kanlı katillerden ne özgürlük, ne demokrasi, ne de yardım istiyorlar. Tam tersine, her türlü köleliğin ve katliamın, temel hak ve özgürlükten yoksunluğun temel nedeninin başta ABD olmak üzere emperyalizm olduğunu biliyorlar. Emperyalizme karşı tepkilerini dile getiriyorlar ve direniyorlar. Türkmenlere karşı yapılan bu katliamlardan da ikiyüzlü Türk devleti değil, işçiler, emekçiler ve ezilen halklar hesap soracaktır.
İki reklam üzerine...
Emeğin kültürü için mücadeleye!
Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte reklamcılık önemli bir sektör haline geldi. Bir döneme kadar reklamlar daha çok ürün tanıtımı çerçevesinde yapılıyordu. Fakat bugün gelinen yerde reklamlar hem ürünü daha çok satma ve tüketim çılgınlığını körükleme, hem de kapitalizmin yoz kültürünü geniş kesimlere empoze etmede etkin bir araç durumunda. Okuduğunuz gazeteden dinlediğiniz radyoya, izlediğiniz televizyondan bindiğiniz otobüse kadar hayatın her alanında karşınıza çıkıyor.
Son günlerde yayınlanan iki reklam oldukça dikkat çekiyor. Dikkat çekmeleri daha çok verdiği mesajla ilgili. Birincisi Eti bisküvilerinin yayınladığı Popkek reklamı, ikincisi ise bir spor gazetesinin reklamı.
Birinci reklama baktığımızda, bir fabrikada pop müzik eşliğinde güle oynaya dans eden, gürbüz işçilerin üretim yaptığını görüyoruz. Sömürüsüz, herkesin mutlu olduğu bir çalışma yaşamı! Eti holding, kendi işçilerinin veya genelde işçilerin rahat bir ortamda mutlu bir şekilde çalıştıklarını, hiçbir sorunlarının olmadığı fikrini kitlelere empoze etmek istiyor.
Oysa biz bu ülkede işçi ve emekçilerin ne şartlar altında çalıştıklarını çok iyi biliyoruz. Değil oynamak nefes dahi zor alıyorlar. 12-16 saate varan sağlıksız, sigortasız, tuvalete gitmenin dahi saate bağlı olduğu bu vahşi çalışma koşullarında yabancılaşan ve bir robot haline getirilmeye çalışılan milyonlarca işçi ve emekçiyi kandıramazsınız. Eğer gülüp oynayan biri varsa, o da binlerce işçiyi sömüren Eti holdingin asalak patronlarıdır.
İkinci reklam ise futbol bir oyun değil ölüm kalım meselesidir sloganıyla işçi ve emekçiler arasında kin ve nefret tohumları eken bir spor gazetesine ait. Bugün büyük işadamlarının ve mafyanın elinde karapara aklama işlevi gören futbol, geleceksizliğe itilmiş yüzbinlerin, özellikle gençliğin öfkesini ve tepkisini boşaltma işlevi görüyor. Oynanan tüm futbol maçlarına bakın, daha günler öncesinden taraftar adıyla bölünmüş insanlar yer yer ölümlere varan kavgalar ediyorlar. Durum böyleyken bir spor gazetesi böyle bir reklam yapmakta sakınca görmüyor.
Bugün işçi ve emekçiler, insanca
çalışmak ve yaşamak, kültürel, sanatsal, sosyal ve sportif faaliyetlerden eşit ve parasız faydalanmak, emeğin kültürünü yaratmak istiyorlarsa mücadele etmek zorundalar. Mücadele etmedikçe ne bu sömürü düzeninden kurtuluruz, ne de özlemini duyduğumuz özgür bir toplumsal sistemi kurabiliriz.
Kendi davası için savaşmayan düşmanının
davası için savaşır!
Yaşam boşluk tanımaz. Sermaye iktidarını yıkma iddiası taşıyan devrimciler, yaşamlarında boşluk bırakmamalıdırlar. Tabii ki mevcut burjuva sınıf iktidarı şu ya da bu şekilde kendi yaşam tarzını ve alışkanlıklarını dayatacaktır. Bu saldırıları boşa düşürmenin yolu mücadeleyi kesintisiz sürdürmektir.
Bir devrimcinin kendi zaafları ile mücadelesi büyük bir önem taşımaktadır. Kuşkusuz bu kolay değildir. Kimi zorluklar karşısında bocalama ve yalpalamalar yaşanabilir, ancak yaşamını insanlığın kurtuluşu davasına adamış olanlar için bu zorluklar aşılabilirdir.
Bizler niye devrimci olmayı tercih ettik? Heyecan ya da macera için değil, bu köhnemiş düzenin tüm pisliklerini görerek sınıfsal konumumuzun gereklerini yerine getirme iddiası taşıdığımız için. Zaaf ve eksikliklerimizi bir anda aşamayacağımıza göre bu sorunların zaman içerisinde üstesinden gelme bakışıyla davranmalıyız.
Kendimize dair bazı soruları sormasını bilmeliyiz. Bu bize, zaaflarımızı görüp üstüne gidebilme gücü verecektir. Örneğin burjuvazinin eğitim sistemine, onun dayatmalarına ne kadar kolay boyun eğdiğimizi düşünmeyiz, sorgulamayız. Düzenin tüm dayatma ve zorluklarına katlanırız. Peki bunu yapan nasıl olur da insanlığın kurtuluş davasının zorluklarına katlanamaz! Tam da burada devrimci kimliğimizin, iddiamızın zayıflığı açığa çıkmaz mı? Üzerine gitmemiz ve sorgulamamız gereken zaaf bu değil midir?
Zor bir dönemden geçiyoruz, bunun yolaçtığı bir dizi zorluk yaşıyoruz. Bu zor dönemi tahlil etmek gerekir ki göğüs gerebilelim. Tahlil edemediğimiz koşullarda günlük gelişmelerin peşine takılır, günlük düşünürüz. Gelişmelere tarihsel olarak bakamadığımız sürece darlaşma kaçınılmaz olacaktır.
Eğer amacımız yaşamımızı devrimci amaçlar için örgütlemekse, bunun yegane yolu işçi sınıfının partisi etrafında örgütlenmektir. Bundan başka bir yol ne vardır ne de mümkündür.
Tüm zorluklar karşısında yüreğini avucuna alarak hayatını insanlığın kurtuluş davasına adayanlara selam olsun. Selam olsun tarihin burçlarına dikilerek bayrak bayrak ölümsüzleşmek isteyenlere!
Tek yol devrim, kurtuluş sosyalizm!
|