İnsanlık tarihinin tanık olduğu en büyük vahşetlerden biri olan Sabra-Şatila katliamının üzerinden 22 yıl geçti. Katliamı planlayan isim olan dönemin savunma bakanı, bugünün İsrail başbakanı Ariel Şaron, Beyrut Kasabı lakabını o zamandan beri taşımaktadır. Uygar Batının başbakan diye muhatap aldığı, Anglo-Amerikan demokrasilerinde ise Barış adamı ünvanına layık görülen bu kasap, Ecevit hükümeti döneminde Ankarada en üst düzeyde ağırlanmıştı. 1982de siyonist İsrail devletinin bile görevden almak zorunda kaldığı Beyrut Kasabı eğer günümüzde hala saygın kabul ediliyorsa, bu, sistemin 22 yıl öncesine göre bugün geldiği noktayı göstermektedir.
4 Haziran 1982de Filistin direniş hareketine karşı saldırıya geçen İsrail ordusu, Lübnandaki gerici-faşist güçler (Hrıstiyan falanjistler) ile emperyalistlerin tam desteğini arkasına almıştı. Amaç, Filistin direniş hareketi ile Lübnan solunu fiziken imha etmek ya da Beyruttan söküp atmaktı. Siyonist ordu, dünyanın gözleri önünde aylar boyunca Batı-Beyrutu havadan, denizden ve karadan bombalayarak harabeye çevirdi. Lübnan kaynakları katliam bilançosunu 18 bin ölü ve 30 bin yaralı olarak açıklamışlardı.
Vahşetin boyutu öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, siyonist Yahudi toplulukları bile İsraile tepki göstermeye başladılar. Siyonizm zehrinin Yahudiler arasında yayılmasında her zaman başat rol oynayan İsrail basını da Şarona ciddi eleştirilerde bulundu. Üstelik bu eleştiriler henüz Sabra-Şatila katliamları öncesinde yapılıyordu.
Üç aya yakın bir süre direnen FKÖ, emperyalistlerin de araya girmesiyle, 1 Eylülde gerillalarını Beyruttan çekti. Çekilme Amerikan-Fransız-İtalyan askerleri gözetiminde gerçekleşti.
FKÖnün çekilmesinden hemen sonra İsrail, ABDye baskı uygulayarak barış gücü askerlerinin Beyruttan çekilmesini ister. Her zaman olduğu gibi İsraille işbirliği yapan ABD emperyalizmi, Barış Gücüne bağlı askerlerin çekilmesi talebini yerine getirir. Son Fransız paraşütçüsü ve piyadesi 14 Eylülde Beyruttan çekilir. Böylece meydan tamamen Şaron yönetimindeki siyonist orduya bırakılır.
Yapılan anlaşma gereği bütün yabancı güçler Lübnandan çekilecekti. Buna İsrail ordusu da dahildi. Ancak siyonist katiller tam tersini yaparlar. Meydan onlara kalınca Beyrutu işgal edip yağmalarlar. Anlaşmayı ihlal etmekle yetinmeyen siyonistler, küstahça açıklamalarda bulunurlar. Örneğin dönemin İsrail genelkurmay başkanı, basının karşısına çıkarak, Şimdi içerdeyiz. Batı Beyrutu temizleyeceğiz, silahları toplayacağız, teröristleri tutuklayacağız şeklinde açıklama yapar.
Beyrutta iki hafta (15-29 Eylül) süren İsrail işgalinin ertesi günü -16 Eylül-, Şaronun emrindeki İsrail ordusunun açtığı yoldan ilerleyen Hıristiyan Falanjist/faşist katiller, Sabra-Şatilada bulunan, ezici çoğunluğu çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan kamp sakinlerinin üstüne çullanır, azgın bir katliama girişirler. Kampta bulunan Filistinli mültecilerle Lübnanlı yoksullar silahsız ve savunmasız durumdadırlar. Falanjistlerin yanısıra İsrail ajanı Said Haddad öncülüğündeki katil sürüleri de katliamcılar arasındadır.
İsrail ordusu denetiminde ve Şaronun yakın gözetiminde binlerce insanı hunharca katleden faşist çeteler, Filistin halkına aşırı kin duymalarıyla bilinirler. Buna karşın hiçbir zaman Filistinli gerillalarla karşı karşıya gelmeye cesaret edememişlerdir. Bu çeteler korkak, yağmacı, tecavüzcü olarak biliniyordu. İsrail ordusu tarafından savunmasız Filistinlilerin üzerine salındıklarında tüm kinlerini kusmuşlardır. İnsanlıktan zerre kadar nasibini almayan bu çeteler adeta ilkel bir histeriyle kıyıma girişmişleridir. 1500 kişiden oluşan cani sürüsünün başındaki subaylardan birinin sarfettiği şu sözler onlar hakkında bir fikir veriyor: Bizim kendimize sorduğumuz soru nasıl başlamaktır: Irza geçerek mi, öldürerek mi?..
16 Eylül günü güneş batmadan önce başlayan kıyım tam kırk saat sürer. Kasap Şaron ve diğer İsrailli komutanlar, kamp yakınlarındaki 7 katlı bir binanın damından, gece görebilmeyi sağlayan dürbün ve teleskoplarla izlerler faşist çetelerin bu vahşi insan kırımını.
Siyonist ordunun Batı-Beyrutu işgal ettiğini öğrenen FKÖ yöneticileri şaşkınlıktan dona kalırlar. Zira onlara şehri terkettikten sonra geride kalan ailelerinin korunacağına dair güvence, bizzat Amerikalı özel temsilci Philip Habib tarafından verilmiştir. Filistinli direnişçiler, emperyalist/siyonist güçlere güvenmenin büyük bir hata olduğunu anladıklarında iş işten geçmiştir.
Sabra-Şatila katliamı dünyanın dört bir yanında protesto edildi, faşist çetelerle onları yönlendiren siyonistler lanetlendi. Bu protestolara İsrail halkı da dahildir. İsrail devletinin doğrudan doğruya suçlu olmasından duyulan rahatsızlık sonucu, 25 Eylülde Tel-Avivde 400 bin kişinin katılımıyla görkemli bir protesto gösterisi yapılır. İsrail devletinin kuruluşundan beri gerçekleşen bu en büyük gösteriden sonradır ki, siyonistler, bir soruşturma komisyonu kurmak zorunda kalırlar.
Soruşturma komisyonu o dönem Beyrut kasabı Şaronu görevden almakla yetinmişti.
22 yıl aradan sonra siyonistler, halen aynı pervasızlıkla katliamlara devam ediyorlar. Kasap Şaron ise, tam da bu katliamcı kimliğinden dolayı İsrail devletinin tepesine kadar tırmanabilmiş, emperyalist/kapitalist dünyanın saygın isimleri arasında yeralabilmiştir.
Belki sen, şu bir karış toprağımı da alacaksın bir gün,
atacaksın belki de gençliğimi zindana,
neyim var, neyim yoksa atalarımdan kalma,
yağma edeceksin belki de hepsini,
kabımı kacağımı, küplerimi, hasırımı, kilimimi, sedirimi.
Yakacaksınız belki de kitaplarımı, şiirlerimi.
Yem edeceksin belki de vücudumu kurda kuşa.
Belki de ölüm saçan korkuluğu dikeceksin köyümüze.
Ama hiçbir zaman oturmayacağım pazarlığa seninle,
ey güneşin düşmanı,
sıkacağım dişimi, dayanacağım,
son damlasına dek kanımın.