Yeni adli yılın açılış törenlerine, beklendiği gibi, Çakıcı-MİT-Yargıtay üçgeninde yaşanan gelişmeler damgasını vurdu. Yine beklendiği gibi, bu damga, açığa çıkan ilişkilerden daha temiz olmadı. Yargı, Yargıtay Başkanı şahsında ortaya dökülen pisliklerin üstünü örtmek suretiyle kendini aklama yoluna gitti. Başkan, rapor yoluyla törenlerin ve tartışmaların dışına çıkarılarak, gıyabında aklanmaya çalışıldı. Fakat esas sorun, Yargıtay Başkanından ziyade, bir kurum olarak yargıyı aklamaktı. Törenlerdeki tüm konuşmaların, mesajların, gösterilen çabaların merkezinde bu kaygı yatıyordu.
Kaygıyı anlatan tek çaba sözlü ve yazılı ifadeler değildi. Yargıtay Başkanını, dolayısıyla temsil ettiği kirli ilişkileri eylemli savunma yöntemleri de denendi. Yargıtay üyeleri toplu biçimde, sözde tedavi gördüğü GATAda başkanlarını ziyaret ettiler, alkışladılar. Bu gelişme, devletin her kademesinde gösterilen çabaya rağmen, kirli ilişkilerin münferit olmadığını, yargı kurumunun -bu gelişme üzerinden en azından Yargıtayın- kurumsal olarak kirlendiğini göstermeye yetiyor. Fakat, açılış törenleri vesilesiyle ortaya dökülen başka gerçekler de var. Kirlenmenin sadece Yargıtay ya da sadece yargı erkiyle sınırlı olmadığı, yargının karşı ayağı sayılması gereken savunma mekanizmasını da boydan boya sardığı anlaşılıyor. Devlet genel olarak yargı kurumunu temize çıkarmaya soyunmuşken, Barolar Birliği Genel Başkanı başta olmak üzere, çeşitli baroların başkanları, Yargıtay üyeleriyle el ele, Yargıtay Başkanını savunmaya giriştiler. Özellikle, TBB Genel Başkanı Özdemir Özokun, Yargıtay Başkanı Özkaya için, İnsani duygular sonucu yapıldığı açık olan davranışlar ifadelerini kullanması ibret vericidir. Cinayetten uyuşturucuya kadar her türlü kirli-kanlı işin başındaki bir çete reisine yardım, ne zamandan beri insani duyguların ifadesi kabul edilmektedir? Ve, savunma mekanizmasının başındaki bir kişi, neden kendini böyle kirli bir ilişkiyi savunmak zorunda hissetmektedir?!
Ancak, Özkaya savunusunda Özok hiç de yalnız değildir. Açılış günü vesilesiyle ağzını açan her Baro başkanı, hemen hemen benzer ifadelerle Yargıtay Başkanını savunmaya kalkmıştır. Çağdaş Hukukçular Derneğinden yapılan açıklamada haklı olarak vurgulandığı gibi, haftalardır, Yargıtay Başkanı şahsında açığa çıkan yargıdaki kirlenme konusunda Barolar üç maymunları oynamayı tercih etmişlerdi. Ağızlarını her açtıklarında ise bu kirli ilişkileri savunmaya giriştiler.
Demek ki, kirli ilişkiler ağı sadece Yargıtayı, sadece yargıyı değil, savunma mekanizması da dahil olmak üzere tüm adalet mekanizmasını kuşatmıştır. Öyle olmasa, belli kişiler ya da belli organlarla sınırlı kalsa, bu ülkede milyarlarca dolar tutarında hırsızlık yapanlar serbest dolaşırken, bir tepsi baklava uğruna küçücük çocuklar hapiste çürütülebilir miydi? Öyle olmasa, Barolar ayağa kalkmaz, savunma mekanizması ortalığı yaygaraya vermez miydi? Bilindiği gibi böyle olmadı. Adalet kurumu adaletsizlik dağıtmayı sürdürürken savunmadan çıt çıkmadı. Küçücük çocuklar bir hiç uğruna hapislere tıkıldı.
Ancak, ne zaman ki yargının bulaştığı pislikler ortaya döküldü, savunma da harekete geçti. Pisliğini örtmeye çalışan köpekler gibi eşinmeye başladı.
Adaleti yıpratmamak lazım, bir gün size de gerekebilir diyorlar.
Fakat sözünü ettikleri adaletin temelinde mülk bulunuyor. Adliye duvarlarına yazdıkları gibi mülkün temelinde adalet değil. Bu bağlamda, ortaya çıkan kirli ilişkilerin adalet kurumunu yıpratması mümkün değildir. Tersine, güçlendirmesi gerekiyor. Çünkü artık işe sadece para değil, kirli para da karışmıştır. Burjuva düzende güç eşittir para anlamına geldiğine göre, demek ki burjuva adaletinin temeli daha da güçlendirilmiş durumdadır.
1984den 2000e...
AB yolunda demokratikleşme adına ardı ardına saldırı programları hazırlanıyor, yürürlüğe konuluyor. Şu an hazırlanmakta olan yasalarla gündeme taşınan saldırılardan biri de tek tip elbisedir. Siyasi tutsakları toplu katliamlarla, F tipi hücrelerle teslim alamayan iktidar, şimdi de TTEden medet ummaktadır.
Hatırlanacağı gibi TTE, en son 12 Eylülün faşist generalleri tarafından gündeme getirilmiş, ancak devrimci tutsakların çelikten iradesi nedeniyle uygulanamamıştı. Devrim tarihimize 84 Ölüm Orucu Direnişi olarak yazılan bu şanlı direnişin üzerinden 20 yıl geçti. Bu 20 yıl boyunca egemenler bir daha TTEden sözetme cesareti gösteremediler. Ne zaman ki toplu katliamlarla devrimci tutsakları F tipi hücrelere taşıdılar, ne zaman ki dışarıdaki havayı 12 Eylüle benzettiler, ancak bu koşullarda cesaretlerini toplayıp TTEden sözetmeye başladılar.
Sanıyorlar ki, binbir iktisadi-sosyal-siyasal saldırıyla sindirdikleri, ekmek/aş derdi peşinde yordukları işçi ve emekçi kitlelerden ses soluk çıkmayacaktır. Kimse, cezaevlerinde ne olup bittiğiyle ilgilenmeyecek, devrimci tutsaklara sahip çıkmayacaktır. Sanıyorlar ki, zaten hücre duvarları ses geçirmezdir. İçeriden yükselen çığlıklar yine içeride boğulup kalacaktır.
12 Eylül generalleri de böyle düşünüyorlardı kuşkusuz. İçeride-dışarıda herkesi can derdine düşürdüklerini, kimsenin başkalarının can derdine dönüp bakacak mecali kalmadığını, dolayısıyla, devrimci tutsakları rahatlıkla teslim alabileceklerini
Fakat çok geçmeden anladılar yanıldıklarını. 84 direnişi bir şamar gibi suratlarına patladı. İstanbuldan 4 şehit, Diyarbakırdan alevler yükseldiğinde gördüler devrimci iradenin gücünü. Bu direnişlerle görüp anladıkları bir başka şey de, içerideki direnişin dışarıya etkisiydi. Direnişin zaferi bir kez daha gücünü kanıtlamış, dışarıdaki yapraklar da kıpırdanmaya başlamıştı.
Bugün saldırıyı yeniden gündeme getirenler, herşeyin kendi iradelerine bağlı olmadığını, devrimci tutsakları teslim almanın sandıkları kadar kolay olmadığını bir kez daha anlayacaklar.