18 Eylül'04
Sayı: 2004/37 (29)


  Kızıl Bayrak'tan
  Demokratik hak ve özgürlükleri mücadeleyle kazanacağız!
  Düzenin işkenceci yüzü gizlenemiyor
  Ulucanlar katliamının 5. yılı ve hücre saldırısı...
  Ulucanlar katliamı ve direnişinin 5. yıldönümündeyiz...
  Sözde demokratik yasalar faşist 12 Eylül Anayasası’nı besliyor..
  Adli yıl açılış törenlerinde kirli ilişkileri örtme yarışı
  Emperyalistler özgürlüğümüzle değil köleliğimizin süreklileştirilmesiyle ilgililer...
  Görüşme masası değil direniş... Gerekirse değil hemen şimdi grev!
  KESK üyeleri eylemde...
  Eğitim-Sen’i kapatma girişimi boşa çıkarıldı...
  Sömürücü asalakların “istikrar”ı işçilerin ve emekçilerin yıkımı üzerine kurulu
  Paralı eğitim saldırısına karşı mücadele edeceğiz!
  AKP’nin postmodern eğitim anlayışı
  Sosyal haklarımız için mücadeleyi yükseltelim!
  Yeni dönemde gençlik hareketi/1
  Tel Afer katliamı ve Amerikan uşaklarının sefilliği
  22 yıl önce Sabra ve Şatila’da vahşi kıyımı gerçekleştiren katiller bugünİsrail devletini yönetiyorlar...
  “Büyükİsrail” düşü Filistin halkının direnişiyle parçalanacak!
  Irak emperyalist işgalciler için cehennem olacak!
  11 Eylül...
Emperyalist gericiliğin ve saldırganlığın zincirlerinden boşandığı tarih
  Almanya’da emekçilerin Pazartesi gösterileri sürüyor
  Ekvator Ginesi’nde emperyalist hesaplar
  Castleblair işçileri direnişlerinin 77. gününde DİSK-Tekstil Sendikası’nın önündeydiler...
  10. yıl çalışmalarından...
  AB ve Kürt sorunu
  Zafer mümkün!
  Kardeş Öcalan artık Amerikan bayrağı sallıyor... Bizi ancak ABD kurtarabilir!
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Düzenin işkenceci yüzü gizlenemiyor

Türkiye’de işkence askeri-sivil rejim ayrımı olmaksızın alenen uygulanagelmektedir. Yöntemlerine, dönemine ve işkence mağduru kişilerin kimliklerine göre değişse de işkence sistematik olarak sürmektedir. Nitekim Türkiye’de sistematik işkence yapıldığına dair belgeleriyle ispatlanabilen birçok veri, bu konuda Türkiye’yi suçlu bulan onlarca uluslararası yargı kararı mevcuttur.

Verheugen Türkiye ziyareti sonrası yaptığı açıklamada, Türkiye’de sistematik olarak işkence yapıldığına dair şüpheler olduğunu, bu sorunun aşılmadığı takdirde Türkiye’nin AB üyeliğinin önünde büyük bir engel olacağını belirtti. Bu açıklamaya İçişleri Bakanı Aksu’dan gelen yanıt, “son iki sene içerisinde insan hakları örgütlerinin kendilerini tebrik ettikleri” yönünde oldu. Hükümete gelirken “işkenceye sıfır tolerans” tanıyacaklarını ifade eden AKP hükümeti, İHD’nin işkence konusunda sunduğu raporların aksine, son iki sene içerisinde işkence suçunun işlenmediği iddiasında.

Avrupa’nın Türkiye’deki işkence uygulamalarından ne ölçüde rahatsız olduğu ve bu konudaki basıncının ne kadar samimi olduğu bir yana. Türkiye’nin işkencenin önlenmesine ilişkin yasal düzenlemelerinin ne derece yürürlükte olduğu ise sorunun öteki yanı. Avrupa bu konuda kendi kriterlerine göre hazırlanmış yasal düzenlemelerle yetinebilir. Türkiye de demokratikleşme adına varolan yasal düzenlemeleri şeklen geliştirebilir ve şirin görünmek adına birkaç işkenceciyi göstermelik cezaya da çarptırabilir. Ancak açık olan bir nokta var. Türkiye’de işkence salt bir sorgulama yöntemi değil bir devlet politikası, düzenin sistematik olarak kullandığı bir baskı aracıdır. Bugüne kadarki yasal düzenlemeler makyaj olmanın ötesine geçememiştir. Bugünden sonra ise, AB’ye uyum adı altında gerçekleştirilecek yasal düzenlemeler iz bırakmayan işkence yöntemleriyle birleştirilerek, ancak işkence gerçeğinin üzerinin örtülmesinin bir yolu olabilir.

“Ben devletim, öldürürüm”

Mevcut yasal düzenlemeler işkence altında alınan ifadelerin delil kabul edilemeyeceği yönündedir. Bu düzenlemeler sadece iç hukuku da kapsamaz. Türkiye işkencenin önlenmesi yükümlülüğünü doğuran birçok uluslararası anlaşma, sözleşme ve protokole de imza atmıştır. Ancak işkence hiçbir dönem ortadan kalkmamıştır. Hatta Türkiye bu konuda teknolojik gelişmeleri en yakından takip eden ve uygulamaya koyan ülke olmuştur. Gözaltı sırasında meydana gelen “kuşkulu ölüm” ve sıklıkla meydana gelen “intihar” olaylarının çokluğu, işkence görenlerin şikayetleri, bazı görevlilerin işkence yapıldığına dair açıklamaları, Kenan Evren’in zamanında verdiği demeçler, Türkiye’yi mahkum eden yargı kararları vb. sermaye iktidarının işkenceci kimliğinin kanıtlarıdır.

Cumhurbaşkanlığı döneminde Kenan Evren işkence konusunda soruşturmaya uğrayan polis sayısının, tüm polislerin binde on yedisi olduğunu ifade etmişti. Dönemin verileriyle hareket edildiğinde, sözü edilen binde on yedilik oran 2 bin polise tekabül ediyor. Tüm polisler içerisinde sorgulama yapan polislerin sayısı temel alındığında ve buna soruşturma açılmayarak korunan işkenceci polislerin sayısı da eklendiğinde ortaya gerçek oran çıkacaktır. Evren işkence suçunu sadece 2 bin polisin üzerine yıkarak devleti aklamaya çalışmıştır. Ancak verdiği kısacık demeç, işkencenin varlığının devlet ağzından kabul edilmesinden başka bir şey değildir.

Bunların yanısıra, varolan yasal düzenlemeler ne derse desin, işkencecileri ödüllendiren sonuçlar doğurmaya devam etmektedir. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu ‘86 yılında işkence yapıldığı iddialarının sıklığına dair bir açıklama yaptı: “Türkiye’yi uluslararası kuruluşlar nezdinde zor duruma düşürmek, mevcut demokratik rejimi kötüleyerek, antidemokratik bir uygulama bulunduğu izlenimini yaymaya çalışmaktalar.” Polis devletinin işkence sorununa nasıl yaklaştığına çarpıcı bir örnektir bu açıklama. İşkence mağdurları, işkenceyle karşı karşıya kaldıklarını ifade ettikleri için bir de suçlu ilan edilmişlerdir.

Öylesine yargı kararları vardır ki, işkencenin “somut doğru”ya ulaşma amacıyla yapıldığını ve “doğru”ya ulaşma ihtimalinin işkencenin şiddetinin artmasıyla yükseldiğini ifade edebilmektedir. Örneğin Erzincan Sıkıyönetim Mahkemesi’nin şu kararı tam bir arsızlık örneğidir:

“Bir an için işkence yapıldığı kabul edilse bile, işkence sanıktan doğru cevap almak için yapılmaktadır. Eğer doğru olmayan, uydurma cevaplar verilirse, işkencenin gayesi doğru cevap almak olduğuna göre, işkence daha da arttırılacaktır. O halde bu durumun sanıklarca da bilinmesi tabii olduğuna göre, bu önermenin mantıki sonucu, işkenceye maruz kalanın doğru cevap vermesidir. Öyleyse, ifadelerin işkence altında alındığı sabit bile görülse, ifadelerin gerçek dışı olduğunu, itibar edilemeyeceğini ortaya koymaz. Şu halde işkence ayrı şey, işkence sonrası verilen ifadelerin doğruluğu ayrı şeydir.”

İşkence gizlenemez bir gerçektir!

Düzenin sözcüleri ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar, işkence gerçeği gizlenemiyor.

İHD verileri 2003 yılında 1391 kişinin işkence gördüğünü ifade ediyor. İşkence vakalarına rastlanan iller; Ankara, Adana, Ardahan, Ağrı, Aydın, Batman, Bursa, Bingöl, Diyarbakır, Gaziantep, Hakkari, Edirne, Kayseri, Konya, Isparta, İstanbul, İzmir, Manisa, Mardin, Mersin, Muş, Ordu, Siirt, Şanlıurfa, Iğdır, Tunceli ve Van’dır. 2004 yılının ilk 6 ayında işkence görenlerin sayısı 692’dir. Elbette bu rakamlar salt bildirilmiş olan işkence vakalarıdır.

İşkencecilerin cezalandırılmasına gelince. ‘91’de işkencede katledilen Birtan Altunbaş’ın geçtiğimiz hafta sonuçlanan davası bu konuya da açıklık getirmektedir. Altı yıldır adresi tespit edilemeyen, davaya katılmayan işkenceci polise, işkence yaptığına dair itiraflarına rağmen, iyi hal gerekçesiyle ceza indirimi uygulandı. Yargılama sürecinde devlet kendi resmi görevlisinin adresini bulmayı bile başaramadı! Altı yıl boyunca mahkemeye dahi gelmeyen işkenceciye bir de iyi hal gerekçesiyle ceza indirimi uygulanması, gerçekte sergilenenin tam bir orta oyunu olduğunu ortaya koydu. Bu arada AKP’nin “sıfır tolerans”ının ne anlama geldiğini de...

Sermaye düzeni için işkence, önlenmesi ve cezalandırılması gereken insanlık dışı bir uygulama değil, aksine kurumsallaştırılması, gizlenmesi ve aklanması gereken köklü bir devlet geleneğidir. Çünkü çürümüş ve kokuşmuş düzenlerinin devamı buna bağlıdır.