Düzenin işkenceci yüzü gizlenemiyor
Türkiyede işkence askeri-sivil rejim ayrımı olmaksızın alenen uygulanagelmektedir. Yöntemlerine, dönemine ve işkence mağduru kişilerin kimliklerine göre değişse de işkence sistematik olarak sürmektedir. Nitekim Türkiyede sistematik işkence yapıldığına dair belgeleriyle ispatlanabilen birçok veri, bu konuda Türkiyeyi suçlu bulan onlarca uluslararası yargı kararı mevcuttur.
Verheugen Türkiye ziyareti sonrası yaptığı açıklamada, Türkiyede sistematik olarak işkence yapıldığına dair şüpheler olduğunu, bu sorunun aşılmadığı takdirde Türkiyenin AB üyeliğinin önünde büyük bir engel olacağını belirtti. Bu açıklamaya İçişleri Bakanı Aksudan gelen yanıt, son iki sene içerisinde insan hakları örgütlerinin kendilerini tebrik ettikleri yönünde oldu. Hükümete gelirken işkenceye sıfır tolerans tanıyacaklarını ifade eden AKP hükümeti, İHDnin işkence konusunda sunduğu raporların aksine, son iki sene içerisinde işkence suçunun işlenmediği iddiasında.
Avrupanın Türkiyedeki işkence uygulamalarından ne ölçüde rahatsız olduğu ve bu konudaki basıncının ne kadar samimi olduğu bir yana. Türkiyenin işkencenin önlenmesine ilişkin yasal düzenlemelerinin ne derece yürürlükte olduğu ise sorunun öteki yanı. Avrupa bu konuda kendi kriterlerine göre hazırlanmış yasal düzenlemelerle yetinebilir. Türkiye de demokratikleşme adına varolan yasal düzenlemeleri şeklen geliştirebilir ve şirin görünmek adına birkaç işkenceciyi göstermelik cezaya da çarptırabilir. Ancak açık olan bir nokta var. Türkiyede işkence salt bir sorgulama yöntemi değil bir devlet politikası, düzenin sistematik olarak kullandığı bir baskı aracıdır. Bugüne kadarki yasal düzenlemeler makyaj olmanın ötesine geçememiştir. Bugünden sonra ise, ABye uyum adı altında gerçekleştirilecek yasal düzenlemeler iz bırakmayan işkence yöntemleriyle birleştirilerek, ancak işkence gerçeğinin üzerinin örtülmesinin bir yolu olabilir.
Ben devletim, öldürürüm
Mevcut yasal düzenlemeler işkence altında alınan ifadelerin delil kabul edilemeyeceği yönündedir. Bu düzenlemeler sadece iç hukuku da kapsamaz. Türkiye işkencenin önlenmesi yükümlülüğünü doğuran birçok uluslararası anlaşma, sözleşme ve protokole de imza atmıştır. Ancak işkence hiçbir dönem ortadan kalkmamıştır. Hatta Türkiye bu konuda teknolojik gelişmeleri en yakından takip eden ve uygulamaya koyan ülke olmuştur. Gözaltı sırasında meydana gelen kuşkulu ölüm ve sıklıkla meydana gelen intihar olaylarının çokluğu, işkence görenlerin şikayetleri, bazı görevlilerin işkence yapıldığına dair açıklamaları, Kenan Evrenin zamanında verdiği demeçler, Türkiyeyi mahkum eden yargı kararları vb. sermaye iktidarının işkenceci kimliğinin kanıtlarıdır.
Cumhurbaşkanlığı döneminde Kenan Evren işkence konusunda soruşturmaya uğrayan polis sayısının, tüm polislerin binde on yedisi olduğunu ifade etmişti. Dönemin verileriyle hareket edildiğinde, sözü edilen binde on yedilik oran 2 bin polise tekabül ediyor. Tüm polisler içerisinde sorgulama yapan polislerin sayısı temel alındığında ve buna soruşturma açılmayarak korunan işkenceci polislerin sayısı da eklendiğinde ortaya gerçek oran çıkacaktır. Evren işkence suçunu sadece 2 bin polisin üzerine yıkarak devleti aklamaya çalışmıştır. Ancak verdiği kısacık demeç, işkencenin varlığının devlet ağzından kabul edilmesinden başka bir şey değildir.
Bunların yanısıra, varolan yasal düzenlemeler ne derse desin, işkencecileri ödüllendiren sonuçlar doğurmaya devam etmektedir. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu 86 yılında işkence yapıldığı iddialarının sıklığına dair bir açıklama yaptı: Türkiyeyi uluslararası kuruluşlar nezdinde zor duruma düşürmek, mevcut demokratik rejimi kötüleyerek, antidemokratik bir uygulama bulunduğu izlenimini yaymaya çalışmaktalar. Polis devletinin işkence sorununa nasıl yaklaştığına çarpıcı bir örnektir bu açıklama. İşkence mağdurları, işkenceyle karşı karşıya kaldıklarını ifade ettikleri için bir de suçlu ilan edilmişlerdir.
Öylesine yargı kararları vardır ki, işkencenin somut doğruya ulaşma amacıyla yapıldığını ve doğruya ulaşma ihtimalinin işkencenin şiddetinin artmasıyla yükseldiğini ifade edebilmektedir. Örneğin Erzincan Sıkıyönetim Mahkemesinin şu kararı tam bir arsızlık örneğidir:
Bir an için işkence yapıldığı kabul edilse bile, işkence sanıktan doğru cevap almak için yapılmaktadır. Eğer doğru olmayan, uydurma cevaplar verilirse, işkencenin gayesi doğru cevap almak olduğuna göre, işkence daha da arttırılacaktır. O halde bu durumun sanıklarca da bilinmesi tabii olduğuna göre, bu önermenin mantıki sonucu, işkenceye maruz kalanın doğru cevap vermesidir. Öyleyse, ifadelerin işkence altında alındığı sabit bile görülse, ifadelerin gerçek dışı olduğunu, itibar edilemeyeceğini ortaya koymaz. Şu halde işkence ayrı şey, işkence sonrası verilen ifadelerin doğruluğu ayrı şeydir.
İşkence gizlenemez bir gerçektir!
Düzenin sözcüleri ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar, işkence gerçeği gizlenemiyor.
İHD verileri 2003 yılında 1391 kişinin işkence gördüğünü ifade ediyor. İşkence vakalarına rastlanan iller; Ankara, Adana, Ardahan, Ağrı, Aydın, Batman, Bursa, Bingöl, Diyarbakır, Gaziantep, Hakkari, Edirne, Kayseri, Konya, Isparta, İstanbul, İzmir, Manisa, Mardin, Mersin, Muş, Ordu, Siirt, Şanlıurfa, Iğdır, Tunceli ve Vandır. 2004 yılının ilk 6 ayında işkence görenlerin sayısı 692dir. Elbette bu rakamlar salt bildirilmiş olan işkence vakalarıdır.
İşkencecilerin cezalandırılmasına gelince. 91de işkencede katledilen Birtan Altunbaşın geçtiğimiz hafta sonuçlanan davası bu konuya da açıklık getirmektedir. Altı yıldır adresi tespit edilemeyen, davaya katılmayan işkenceci polise, işkence yaptığına dair itiraflarına rağmen, iyi hal gerekçesiyle ceza indirimi uygulandı. Yargılama sürecinde devlet kendi resmi görevlisinin adresini bulmayı bile başaramadı! Altı yıl boyunca mahkemeye dahi gelmeyen işkenceciye bir de iyi hal gerekçesiyle ceza indirimi uygulanması, gerçekte sergilenenin tam bir orta oyunu olduğunu ortaya koydu. Bu arada AKPnin sıfır toleransının ne anlama geldiğini de...
Sermaye düzeni için işkence, önlenmesi ve cezalandırılması gereken insanlık dışı bir uygulama değil, aksine kurumsallaştırılması, gizlenmesi ve aklanması gereken köklü bir devlet geleneğidir. Çünkü çürümüş ve kokuşmuş düzenlerinin devamı buna bağlıdır.
|